Ahlak yasası: Ahlak eylemlerini belirleyen, kendisine uyulması ahlak açısından gerekli olan genel-geçer kurallar bütünü.
Akılcılık(rasyonalizm): Doğru bilginin kaynağını duyu ve deneyler değil de akıl olduğunu savunan ve bütün bilgilerimizin doğuştan geldiğini söyleyen yaklaşım.(Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, Hegel, Descartes)
Akıl yürütme: Bilinen ya da doğru olarak kabul edilen belli önermelerden başka önermeler çıkarma.
Aksiyom: Başka bir önermeye geri götürülemeyen ve kanıtlanamayan, kendiliğinden ve apaçık olduğu için öteki önermelerin temeli ve ön dayanağı olan temel önerme
Anlak: Anlama düşünme gücü, bilme yetisi, kavramlarla düşünme yetisi
A priori: Deneyden bağımsız olan, ama deneyle canlandırılabilen, bilincine varılabilen; deneyin ötesinde geçerliliği olan bilgi. Deney öncesi bilgi
Aposteriori: Deneyle mümkün olabilen, gözlemlerle düzeltilebilen bilgidir. Deneyden sonra ortaya çıkan bilgi.
Araççılık (enstrümantalizm): Düşünme biçimlerinin, kuramların mantık ve ahlak biçimlerinin yalnızca yaşamın değişik koşullarına uyma araçları olduğunu savunan görüş.
Aşkın: Doğayı, gerçekliği aşan; doğaüstü, duyuüstü.
Bilgi: Özne (bilen, suje), ile nesne (bilinen, obje) arasındaki etkileşimin ürünü
Bilinemezcilik(agnostisizm): Gerçek ve salt varlığın, tanrının, varlığının özünün ve temelinin bilinemez olduğunu ileri süren görüş
Deizm: Tanrıya inanmakla birlikte belli bir dinin dogmalarını ve ilkelerini benimsemeyen öğreti
Deneycilik(empirizm): Doğru bilginin kaynağını deney ve duyular olduğunu ve bilgilerimizin sonradan öğrendiğimizi söyleyen yaklaşım (j. Locke, D. Hume)
Diyalektik maddecilik: Evrenin bir hareket, değişim dönüşüm içinde olduğunu ve maddeden oluştuğunu savunan yaklaşım
Dogmatik: Kesin, eleştirilemeyen, değiştirilemeyen anlamındadır. Ör. Din
Doğruluk(hakikat) : Düşüncenin gerçeklikle uyuşması, yargı ve önermelerin gerçeğe uygun olması. Ör: Kar beyazdır.
Duyumculuk(sensüalizm): bütün bilgilerin yalnız duyumlardan geldiğini, duyu algılarına dayandığı ileri süren yaklaşım.
Eleştiricilik( kritisizm) : Doğru bilginin kaynağının hem akıl hem de deney olduğunu savunan yaklaşım(Kant)
Epistemoloji( bilgi felsefesi): Bilgiyi, bilginin sınırlarını, kaynağını, ölçütünü ve doğasını ele alan felsefe disiplini
Epokhe: Yargıda bulunmama tutumu, yargısızlık( septiklerin yargısı)
Faydacılık(pragmatizm): İnsana yarar sağlayan fayda getiren her şeyin doğru olduğunu savunan yaklaşım(W. James, Bentham, Mill)
Felsefe: İnsanın kişisel problemlerinin yanında insanlığı ilgilendiren problemlere kendini heder edercesine kafa yormasıdır. Düşünme becerisinin zirveye çıktığı andır
Fenomen: Dış görünüş, duyularla algılanabilen her şey
İçkin: Dünya içinde, dünyada olan şey
İdea: Duyular aracılığıyla sadece görünüşleri, gölgeleri algılanabilen ancak düşünmeyle kavranabilen asıl gerçeklikler(Platon: asıl gerçeklerin idealar dünyasında olduğunu savunur.)
İdealizm: Bilgi felsefesinde nesneyi öznenin varlığına; bilineni bilenin varlığına bağlayan görüş. Varlığın temelini idea(düşünce) olarak gören felsefi akımdır. (Platon, Hegel )
İkircilik(düalizm):Birbirinden bağımsız iki ilkenin varlığını kabul eden görüş.(Descartes’in ruh- beden; idea-madde ikililiği)
Kozmoloji: Evrenin oluşumunu ve gelişmesi üzerine mitolojik öğreti;
Evrenbilimi Kuram: Belli gerçekleri açıklama, yorumlama biçiminde ortaya çıkan yeni olguları bulma yolunu gösteren bilimsel öğreti.
Maddecilik(materyalizm): Yalnızca somut değil, soyut olan bütün varlıkların özünü ve temelini maddede gören görüş(Karl marx, Demokritos, Thales, Herakleitos…)
Metafizik:Doğaüstü, doğanın üstündeki varlıkları (tanrı,ruh,ölümsüzlük..) konu alan felsefenin alt disiplini.
Mime sis: Taklit. Sanat yaratmalarının ilkesinin taklit olduğunu ilerisüren kuram(Platon, Aristoteles)
Nedensellik(determinizm): Neden-sonuç ilişkisi Nesne(obje):Bilincin ya da öznenin yöneldiği şey, bilinen
Nihilizm(hiççilik): Her türlü bilgi olanağını yadsıyan, kendisinden kuşkulanılmayan hiçbir şeyin olmadığını ahlak kurallarını ve değerlerini tanımayan görüş
Norm: Yargılama ya da değerlendirmenin kendisine göre yapıldığı değerler veya kurallar bütünü
Ontoloji(varlık felsefesi): Varlığı, varlığın var olup- olmadığını, varlığın ne olduğunu, değişken olup olmadığını ele alan felsefenin alt dalı
Ütopya: Gerçekte olmayan ancak gelecekte olması düşünülen devlet ve toplum tasarımlarıdır
Öndeyi: Geleceğe ilişkin birtakım önermelerden yola çıkarak tahminde bulunma.
Pozitivizm(olguculuk): Denenebilinir, kanıtlanabilir olguların doğru bilgiyi getireceğini; metafiziksel kavramların bilgisine ulaşılamayacağını savunan yaklaşım(A. Comte)
Pragmatizm(faydacılık): Yararlı olan her şeyin doğru olduğunu savunan yaklaşım(W. James)
Sezgicilik(entüisyonizm): Doğru bilginin ne akılla ne de deneyle elde edileceğini; doğru bilginin ancak sezgilerden geleceğini savunan yaklaşım(H. Bergson, Gazali)
Şüphecilik(septisizm): Kesin, gerçek, herkesin kabul ettiği, benimsediği bir bilginin olamayacağını, her şeyin temelinde kuşkunun olduğunu savunan yaklaşım(Timon, Pyrrhon, Karneades, Gorgias, Protagoros)
Temellendirme: İleri sürülen bir teze ya da bir görüşe temel, dayanak, gerekçe gösterme
Töz: Değişen durumlara karşı kalıcı olan; kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan. Var olmak için başka bir şeye ihtiyaç olmayan. Ör: Allah
SOSYOLOG
Gökhan ÜZÜM
20 Apr 2011
Modernizm; yaşadığımız çağda genel olarak “çağa uygunluk” “geleneksel olanı yeni olana tabi kılma tavrı, yerleşik ve alışılmış olanı yeni ortaya çıkana eğilimi veya düşünce tarzı” gibi anlamlara gelmektedir.
Bir inanç sistemi yada öğreti bütününü değişen koşullara uyarlama eğilimi yada hareketi. Özel olarak da 19. yy. ve kilisenin teolojik öğretisiyle toplum teorisini kentleşme ve endüstrileşmenin, geleneksel otoritenin çöküşü ve liberal/demokratik düşüncelerinin yükselişinin ve nihayet modern bilimin etkisiyle dünya görüşünde vuku bulunan değişmelerin sonucu olan yeni toplumsal ve politik koşullara uyarlamayı amaçlayan tavır ve hareket olarak da tanımlanır.
Modernizm terimi aynı zamanda ve daha geniş bir felsefi çerçeve içinde, çoğunluk aydınlanmayla irtibatlandırılan ideal ve kabuller için kullanılır. Başka bir deyişle modernizm; aydınlanmayla birlikte gerçekleşen entelektüel dönüşümün ortaya çıkardığı dünya görüşünü, hümanizm, dünyevileşme ve demokrasi temeli üzerine yükselen, bilimci, akılcı, ilerlemeci ve insan merkezci bir ideolojiyi ifade eder.
Toplumda şuan kabul gören anlam ise medeniyetle eşdeğer bir anlamdır. Medeniyet daha ziyade fikirsel yükselme, herkes tarafından kabul gören erdemlere toplum ve birey olarak ulaşma olarak tanımlanır. Temelde modernizm ve medeniyet farklı kavramlar olsa da toplum medeni kavramının yerine modern kavramı geçmiş durumdadır.
Yukarıdaki tanımlamalardan yola çıkacak olursak modernizmin metafizik bir boyutu yoktur. Aslolan akıl ve bilimdir. Ve akıl bilim öncülüğünde eskiyi ret, çağa uygun olma, çağa uygun yaşamadır. Ne var ki çağa uygun olma ifadesi müphem bir ifadedir. Çağa uygunluktaki kıstas belirtilmemiştir. Kullandığımız cep telefonu ile mi, giydiğimiz filanca marka bir elbiseyle mi ne ile çağa uygunluk? Bu soruların cevabını verebilmemiz için modernizmin taa ilk çıkış kaynağına kadar inmemiz gerekecek. Bu çelişkiyi bugün bizim kuşak çözemediği için giderek duyarsızlaşmakta ve giderek hiçliğin girdabına doğru sürüklenmektedir. Umarım bizler hiçlik girdabında boğulanlardan olmayız.
Modernizmin Tarihçesi
Modernizmin ilk çıkış kaynağına yöneldiğimizde kendimizi ortaçağda feodal bir yönetimin hüküm sürdüğü bir zamanda batı toplumunun içinde buluruz. Ortaçağda batı en karanlık dönemini yaşamaktadır. Kilisenin mutlak hakimiyeti akılcı düşünmenin önüne koca bir set çekmiş durumdadır. Orta çağın aydınları bir çıkış aramaktadırlar. Yıl 1453 ve Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fetheder. İstanbul’da ikamet eden bir çok düşünür, eserleri ile birlikte İtalya’ya sığınır. Ve İtalya da önce sanat ve estetik alanında başlayan değişim reform hareketlerine kadar gider. İstanbul’un fethiyle birlikte ortaçağ son bulmuş, kilisenin teolojik öğretileri yerine protestan bir akım başlamıştır. Dini, toplumun dışına iten bu akım daha ziyade aklı ön plana çıkarmıştır.
Sanat ve estetik anlayışında başlayan bu değişim rönesans olarak adlandırılmış daha sonra bu değişim toplumsal bir yaşama sirayet etmiş peşinden reform hareketleri ardından da keşif ve icatlar başlamış artık din batıda tamamen devre dışı bırakılırken akıl her şeyin önüne geçirilmiş ve bilimin mutlak yanılmazlığı tez olarak öne sürülmüştür.
1760’lı yıllara gelindiğinde James Whatt’ın buharla çalışan makineyi icatından sonra kapitalizm hızla yayılmaya başlamış ve modernizmde kapitalizmle eş zamanlı olarak gündelik hayatta bir ideoloji olarak yerini almaya başlamıştır. Makinenin icatıyla birlikte küçük atölyeler yerini büyük fabrikalara, elle çalışan mekanik tezgahlar yerini önce buharla, sonra elektrikle peşinden petrol ve değişen bir çok enerjilerle çalışan tezgahlara terk etmiştir. Makineleşme ile birlikte gelen seri üretim çoğalmış ve daha çok tüketen kitlelere ihtiyaç duyulmuştur. Hal böyle olunca toplum, doğa, eşya yeniden tanımlanmaya ve yapılandırılmaya ihtiyaç hissediyordu. İcatlarla gelen seri üretim sadece ekonomik dengeleri değil tüm toplumu her yönüyle etkiliyordu. Toplumların özellikle batının; sanat, estetik, din, kültür, iş, kadın vs. tüm anlayışlarını yerle bir ederken yerine yenilerini ikame ediyordu. Artık paranın tanrı olduğu bir dünya kurulmuştu. Bu tanrının dünyasında kulların ibadeti tüketim, tapınakları ise alışveriş merkezleri olmuştu.
Tabii modernizm hızla topluma sirayet ederken batı yine yeni tartışmalar ve yeni yaşam biçimlerini toplum gündemine sokmakta geç kalmadı. Daha modernizm tam anlaşılmadan post modernizm diye bir kavramla da hızla tanıştık.
Modern-Post Modern Ayrımı
Post modernizm 1960’lı yıllarda özellikle New York’taki sanat çevrelerinde ortaya atılmış bulunmaktadır. Modernizm sanat estetiği alanında belli bir anlayışı ifade etmektedir. Ve sözü edilen dönemde New york’taki sanat çevreleri estetikte modernist anlayışın aşıldığını yeni bir estetik anlayışın gerekli olduğunu ileri sürmeye başlamışlar ve post modernizm terim olarak bu bağlamda yaygın bir biçimde kullanılmaya başlamıştır.
Post modern terimi içinde toplanabilen çözümlemelerin diğer kaynağı bilime ve bilgiye yaklaşımların sorgulanması olmuştur.
Modernizm eski olan her şeyi yıkıp yerine yeni icatlar koymuştur. Bu bağlamda fütürizmi kullanmıştır. Post modernizmin çıkış kaynaklarından sayılan Nietzche “acaba eskiyi yok etmeden yeni bir dünya kurmak mümkün değil midir?” sorusunu sorarak eskiyi yıkmadan yeniyi kurmayı temellendirmeye çalışmaktadır. Ve Nietzche modern insanı yaratıcı yıkıcılıkla suçlamış ve insanı üstün insana çağırmıştır.
Modernizm sanatta misyonu kabul ederken post modernizm sanatta misyona karşı çıkmaktadır. Post modernizme göre sanatta misyon olursa bu misyon sanatçı tarafından belirlenen bir misyon olmaktan öte hükümetin belirlemiş olduğu bir misyonu ifade eder ki bunun adı sanat olmaz. Sanat kişinin içinden geldiği gibi çizmesi, söylemesidir. Post modernizm bilimi daha çok amprizme yöneltir. Deneyim ve tecrübelerden ziyade gündelik yaşamı önemser.
Post modernist sinemacılar, örneğin sex ve şiddet olaylarının yaşamın ağırlıklı öğeleri olduğunu öne sürerek sanat objesi olarak kullanabileceklerini ifade etmektedirler. Modernist sinemacılar ise iki saatlik bir seyir için sinema yapmamakta insanları düşünmeye sevkedici filimler yapmaktadırlar. Post modernist sinemacılara örnek olarak bugün revaçta olan filimler şunlar: Kan Sporu-X men-Yüzüklerin Kardeşliği modernist sinemacılara ise; Matrix, Cennetin Krallığı, Bheaverat, Last of the Samurai..
Post modernizm mesaj içerikli olmayan şarkılara ağırlık verirken örneğin pop müzik gibi, modernizm misyon yüklü şarkılara ağırlık verir. Örneğin; sanat müziği, tasavvuf müziği, halk müziği, özgün müzik gibi.
Modern edebiyatta da misyon ön plandadır. Bunun için yazarın özgür bir biçimde tarihi yeniden kurması söz konusudur. Post modern yazar için ise tarih saptırılamaz ve okuyucuyu düşündürmek gibi zorunluluk yoktur.
Ne yiyeceği, ne tüketeceği, ne okuyacağı, ne izleyeceği imajsal olarak belirlenen bireylerden oluşan kitle toplumu için sanatın misyon taşıması, eskiyi yıkıp yerinin nasıl kurulacağını göstermesi anlamsızdır. Çünkü modernist sanat iflas etmiştir.
MODERNİZMİN ELEŞTİRİSİ
1- Modernizmin Tek Tip İnsanı
Modernizmin tanımından yola çıkacak olursak, modernizmin bir inanç sistemi yada öğreti bütününü değişen koşullara uyarlama eğilimi yada hareketi olarak ele almıştık. Aydınlanma çağıyla birlikte insan teolojik öğretilerden arındırılarak akılcı, bilimci bir pozitivist anlayışla donatılmıştır. Bilimin yanılmazlığına kesinkes iman eden, eskiyi reddeden ve bilimin, aklın öncülüğünde yeniye talip bir insan modeli modernist anlayışta şekillenmiştir.
Modern olmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanakları vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi. Modern ortamlar ve deneyimler coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolojik sınırların ötesine geçer. Modernliğin bu anlamda insanlığı birleştirdiği söylenebilir. Ama paradoksal bir birliktir bu, bölünmüşlüğün birliğidir. Bizleri sürekli parçalanma ve yenilenmenin mücadele ve çelişkinin belirsizlik ve acının girdabına sürükler. Modern olmak Marx’ın deyişiyle “katı olan herşeyin buharlaşıp gittiği” bir evrenin parçası olmaktır.
Max weber “Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu” kitabında modernistleri “Ruhsuz uzmanlar, kalpsiz sezgicilerdir” diyerek eleştirmiş ve devamla “insanlığın daha önce erişemediği bir gelişme düzeyi elde ettiği gibi aynı zamanda bir saplantıya da kapıldığını” ifade etmiştir. Yani modern insan ya da toplum bir kafes olmakla kalmamış içindeki insanlarda o kafesin parmaklıklarınca biçimlendirilmiştir. Bizler; ruhu, kalbi, cinsel ya da kişisel kimliği olmayan hatta diyebiliriz ki varlığı bile olmayan varlılarız. Tıpkı modernizmin fütürist formlarında olduğu gibi burada da bir özne olarak (dünya içinde ve üzerinde tepki, yargı ve eylem yetisine sahip bir canlı kimliğiyle) modern insan yok olup gitmiştir, Max Weber’e göre.
Kafesin içerisinde içsel özgürlük ve kişilikten yoksun bırakılmış toplum kafesi o kadar benimsemiştir ki artık kafesi bir hapishane olarak görmemektedir. Ve kafes bekçileri toplumu tamamen tüketime yönlendirmiş ve tüketim köleleri haline getirmişlerdir. Tüketimi hızlandırabilmek için alışverişte çeşitli kolaylılar sağlanmış; kredili alışlar, taksitler, kampanyalar dört bir yandan toplumu kuşatmış, reklamlar ve propagandalarla halk kafesin içine iyice berkitilmiştir. Modern insan eskiyi yıktığı için, dinden soyutladığı için kendisine yön vermekten aciz bir hale gelmiştir. Artık onun ne giyeceğini, ne içeceğini, hangi marka arabaya bineceğini vs yaşamında kendine özgü öğeleri kendisi belirleyememekte kafes bekçileri onların yerine belirlemektedir.
Es kaza biri kafesin dışına çıksa Eflatun’un mağara adamında olduğu gibi suçlanmakta ve yobaz diye toplumun dışına itilmektedir. Her yeni icat mutlaka alınmalıdır. Çünkü çağdaş olmanın gereği son teknolojik ürüne sahip olmayı gerektirir. Peşinden her yeni icat yeni ihtiyaçları doğurmaktadır. Ne kadar çok teknolojik ürüne sahipseniz o kadar çok ihtiyacınız var demektir. Yani o kadar tutsaksınız demektir.
Modern insan marka ve imaj tutkunu haline getirildi. Artık ihtiyacınızın olup olmamasının bir önemi yok sadece imaj için tüketen biri olabilirsiniz masajını kabul ettirdi insana. Ve artık insan modernizmin sloganında ne kadar çok tüketirse o kadar çok huzurlu olur diye yönlendirildi. Bu dönemin en büyük reklamlarından biri olan kredi kartı reklamlarındaki slogan şuydu: “harcadıkça çip para kazan kazandıkça harca”
2- Modernizmin Eşyayı Putlaştırması
Eşya modernizmle birlikte işlev değişikliğine uğramıştır. Modernizmden önce eşya insanların ihtiyaçları için kullanılıyordu. Evlerde değersiz, işe yaramayan eşya pek bulunmazdı. Eşya insanın hizmetinde idi.
Modernizmle birlikte tüketim kölesi insan eşyayı evin dekorasyonu için almaya başladı. Evin en göterişli köşesine yerleştirilen belli aralıklarla temizlenen tozu alınan onun dışında herhangi bir işe yaramayan yığınlar birikti evlerde. Tüm bu eşyalar evlerin olmazsa olmazları oldu. Fabrikalarda patronlar iş kazası olunca yaralanan yahut ölen işçiden ziyade eğer hasar gören makine varsa makinesine ağlamaya başladı. Televizyon evlerde tüm aileyi kendine tutsak etti. Bilgisayar ve atariler bireyin en yakın arkadaşı oldu. Evlerin önündeki araçlar benlik egosunu tatmin için tutuldu. Makinelerin yönettiği insan tipleri çoğaldı Mekke’deki putların yerini çağdaş modern putlar aldı. Modern insan sahiplendiği her bir eşyayı ilahlık izafe ettiğinin bilince varamadı.
3- Modernizmin Bireyi Tanrılaştırması
Sanayi devrimiyle birlikte kapitalizmin insanlığa hediye ettiği bir kavramda “homo economicus”tur. Ekonomik çıkarını maksimize insan anlamına gelir. Nicola Makyevel’in 1513’te kaleme aldığı “hükümdar” dan sonra ilk kez bu kadar cesur haykırıyordu homo economicus.
Modernizm kendi felsefesini liberal bir düşüncenin üzerine bina ettiğinden bireyin bu süreçte toplumdan bağımsız, kopuk olması veya bu hale getirilmesi de çok zor olmadı. Modernizm bu bireyselciliği tüketim adına, bilim adına, akılcılık adına uç noktalara kadar taşımaktadır. Modernizmin insana telkini “sen varsın, değerlisin öncelikle senin çıkarın önemlidir, sonra başkaları gelir” oldu. Birey içindeki Tanrı’yı öldürmüş yerine kendi yaşamına dair tüm kuralları kendisinin belirlediği, kendisinden başka kimseye karşı kendini sorumlu hissetmediği bir yaşamı yani kendisinin tanrılığını ilan ettiği bir yaşamı benimsemiştir.
Ye iç keyfine bak, dünyaya yeniden gelmeyeceksin nasıl olsa diyerek ahiret inancından soyutlanan modern insan tüm kısıtlayıcılarından kendince kurtulmuş oluyordu. Modernizmin bireyselliği ön plana çıkarmasındaki temel mantık diğer bir deyişle bireyin tanrılaşmasının altında yatan sebep tüketimin daha da artırılmasıdır. Örneğin geniş bir aile düşünelim; bir avlunun içinde yaşayan anne-baba ve iki oğul olsun ve bu iki oğulun da evli ve çocukları var. Bu ailenin bir telefonu, bir televizyonu, bir çamaşır makinesi,bir buzdolabı, bir derin dondurucusu olur. Geniş ailede bir çok eşya ortak kullanılacağından bu modernizmin pek işine gelmez zira tüketim açısından son derece tehlikeli bir durumdur. Bu aile hemen çekirdek aileye dönüştürülmelidir modernizm bu iş için hemen kollarını sıvar. Artık her ailenin kendine özgü bir arabası, telefonu,televizyonu, buzdolabı, derin dondurucusu vs. vardır.
Modernizm emellerini gerçekleştirebilmek için insanı çepeçevre kuşatır ve onu en hassas yerinden yakalar. Çünkü modernizm insana yabancı değildir. Onu çok iyi tanımaktadır. Bu hassas nokta bireyin gururunu okşamak ve dünyevi saadeti ona vadetmektedir. Bu vaatlere kulak asan bireyler bir bir tanrılıklarını ilan ederek modernizmin gönüllü köleleri oluvermişlerdir. Kısacası modern insan tanrıyı bir yandan öldürürken modern putlarından ayrışamamış aksine kendilerine kulluk ettiği milyonlarca yeni modern putlar bulmuştur.
4- Modernizm Dostluğu ve Birlikteliği Öldürür
Tanrılığını ilan eden insan artık kendini tek başına yeterli hissetmektedir. Artık her işini sanal alemde tek başına halleder olmuştur. Arkadaşlıklar, aşklar sanal aleme taşınmıştır. 21.yy insanı birebir yüz yüze ilişki yerine internette, sohbet odalarında çetleşerek anlaşmaktadır artık. Alış verişler internet üzerinden, ödemeler yine internet üzerinden yapılır olmuş. Tek kelimeyle inter yaşam net yalnızlık alıvermiş insanların yaşamını. Evlerdeki televizyon ev halkının ve onları ziyarete gelen komşuların, arkadaşların iletişimini yoketmiş, saatlerce televizyonun karşısında ibadet bilinciyle geçirilen saatler kollektif yaşamı günden güne bitirmiştir.
Atariler, elektronik oyuncaklar, bilgisayarlar çocukların eskiden toplu olarak oynayıp kaynaştıkları, dostluğu birlikte birbirlerinin haklarına saygı göstererek yaşamayı öğrendikleri oyunları, birinin kurallara uymayınca oyun dışı bırakılarak cezalandırıldığı ve böylece düzen bozucu değil düzen kurucu haksızlığa karşı gelen bir mizaç kazandıran oyunları unutturmuş tıpkı büyüklerde olduğu gibi çocukları da modernizmin sanal sessizliğine gömmüştür.
Yine modernizm insan yaşamına doğal olmayan gökdelenleri, apartmanları hediye etmiştir. Eskiden ya da modernizmin henüz ulaşmadığı bir beldedeki avlunun içinde müstakil olan ve evin bahçe duvarları ile çepeçevre kuşatıldığı lakin komşuyu ayırmayan o dostluk, komşuluk kokan evler terkedildi. Necip Fazılın deyimiyle “İnsanların yakınlaştıkça birbirinden uzaklaştığı” yapılar kuruldu. Komşuluk ilişkisi bitti. Alt daire üst daireyi, kapıları karşılıklı olarak birbirine bakan daireler bile birbirini tanımaz oldu. Tamamen tüketime odaklanmış modern insan daha çok tüketebilmek için daha çok çalışma gereğini duyduğundan gece evine geç ve yorgun dönerek aile ilişkilerini de dumura uğratmıştır.
Modern dünyada artık herkes sanal sessizliğine büründü. Her aile kendi dairesine hapsolurken her bireyde kendi evinde kendi dünyasına hapsoluverdi.
5- Modernizm Hastalıklı Bir Toplum Meydana Getirir.
Kendine, yalnızlığına hapsolan insan, sanal sessizliğe itilen çocuk, çevresinden kopuk yaşayan aile, hastalıklı bir toplumun temel yapıtaşlarıdır artık. Çünkü birey kendisini yalnızca kendine ve kendi çıkarlarına karşı sorumlu hissetmektedir.Çevre onun için bir anlam ifade etmemektedir.
Modernizimde insan tüm değerlerinden soyundurulmuş pozitivist bir anlayışa mahkum edilmiştir. Bilimin mutlak yanılmazlığına iman eden toplum tüm dertlerini bilimle halletmeye kalktı. Bilim modernist insanın imdadına yetişemedi. Günbegün büyüyen işsizlik, zührevi hastalıklar, delilik tüm yaşamı kuşatıverdi. Bir araştırmaya göre deliliğin en çok arttığı dönem modernizmin hızla yaygınlaştığı döneme denk gelmektedir. Modernizmin iyimser bir diğer yüzünü göstermesi açısından Hitler iyi bir örnektir.
Modernizmin hastalıklarına çocuklarda ister istemez katıldı. Veya büyükleri tarafından bu hastalığın pençesine itildiler. Henüz çocukluklarının farkına varamadan sıkı bir eğitim yarışının içine itiliverdiler. Ebeveynlerinin saplantılarına araç oldular. Modern insan daha yüksek mevkide olmayı, daha çok para kazanmayı amaç edinmiştir kendine. Çünkü ne kadar çok parası olursa o kadar çok tüketebilir. Ve ne kadar çok tüketirse de o denli itibar sahibi, hatır sahibi kişi olur. O halde çocuklarda bu amaç için gece gündüz çalışmalıdır. Sonuç pek parlak olmuyor. Ebeveynleri gibi kaprisli, yükseklik tutkusu olan, bencil bireyler topluma kazandırılıyor. Ve çocuklarda modern çarkın bir dişlisi oluveriyorlar. Belki çok şey bilen ama yeteneksiz insanlar oluşturuluyor.
Bu konuyu özetleyecek çok anlamlı yaşanmış bir hikayeyi anlatayım: ABD eski başkanlarından Benjamin Franklin kızıl derili kabileleri ziyarete gittiğinde kabile reislerine bir teklifte bulunur; derki gelin her reisin çocuklarından bir tanesini Amerika’nın en ünlü üniversitelerinde eğitelim ve öğrendikleri bilimi medeniyeti gelip sizlere anlatsınlar. Sizlerin gelişmesine de yardımcı olsunlar. Kabile reislerinden biri söz alır ve cevap verir. Sayın başkan teklifiniz için teşekkür ederiz. Ne var ki bizim gençlerimiz daha önce sizin medeniyetinizi tanımak için size ait üniversitelerde okudular. Bize geri döndüklerinde ise ormanda yaşamasını unutmuşlardı. Yağmur yağdığında ağaçlardan çadır yapıp korunabilmeyi, aç kaldıklarında avlanabilmeyi unutmuşlardı. Evet belki bilimsel olarak çok fazla şey biliyorlardı ama doğada tek başlarına yaşamaya yetecek yeteneklerini kaybetmişlerdi. Sizin medeniyetiniz insan yeteneğini yok eden bir medeniyettir. Bu teklifinizi de değerlendirmemiz mümkün değildir. İşte Kızılderili reisin dediği gibi evlat modernizm; bireyin bireyin bilgisini artırırken yeteneklerini yokeden bir canavar gibidir.
Bencil insanlar çoğaldıkça toplum kendi üyelerine karşı güven kaybediyor ve yalnızlığa mahkum ediliyor. İç başarıyı yakalayamamış, mutluluğu kazanamamış bu bireyler yaşamında eksik kalan kareleri tamamlayabilmek için çeşitli yollara başvurmaktadır. Kimileri mutluluğu sexte aramakta, kimileri alkolde, uyuşturucu maddede, kimileri intiharda, kimileride dini kimliğine tekrar sarılmakta buluyor. Alkolün, uyuşturucunun, fuhşun kol gezdiği toplumda bir çok sapıklık ve cinayetlerle, zührevi hastalıklarda kaçınılmaz olacaktır.
Bu güvensiz, hastalıklı bir yaşam toplumu günden güne kişiliksizleştirmekte ve modernizm topluma yaşadığı dünyayı zindan etmektedir.
6- Modernizm Bireylerin İnançlarını Ticarileştirir.
Modernizm, bireylerin siyasi kimliklerini dikkatle inceler. Amaç, bireylerin inançlarını kullanarak tüketimi hızlandırmaktır. İnançlar konusunda bireyle çatışmamaya özen gösterir hatta ondanmış imajını bile verir. Yalnızca modernizm ilkeleriyle çatıştığında yada başka bir ifadeyle tüketim çılgınlığına birey son verdiği zaman hemen modernizm müdahale eder. Bu müdahale demokratik örgü içinde olabileceği gibi şiddet içeriklide olabilir.
İslami kimliği taşımayan bir firma Müslümanların yoğun olduğu bir yerde başörtüsü üretip pazarlayabilir. En güzel örneği de Türkiye’de faaliyet gösteren Yahudi firması Vakko’dur. Yine de Türkiye de bir İslamcı görünümünde bir firma Müslümanların inançlarını pekala ticarileştirebilir. TEKBİR kelimesi Müslümanlarca kullanılan Allah’ı birlemeyi sembolize eden bir kavram olmasına rağmen firmanın biri ticari bir amaçla bu kelimeyi patentleştirmiştir. Bu tür firmalarca başörtüsü bir moda olarak reklam edildi ve piyasaya sürüldü. 1996 yılında “Belli” tesettür firmasının reklamını hatırlayacak olursak “dalgalı uzun, parıl parıl saçlarını hoplatarak yürüyen top model havaalanına ayak bastığı anda flaşlar patlar, bir kalabalık peşinde… kız sadece saçlarını değil yürekleri de hoplatarak kararlı adımlarla yürür, hayran bakışlar altında dışarıda bekleyen limuzine biner… durun bir dakika! Kız saçlarını hoplatmıyor ki! Kız başörtülü! Yanındaki kızcağızda! Galeriaya gidiyorlar, en şık şeyleri giyiyorlar, en iyi şeyleri yapıyorlar, herkes onlara hayran… onlar makyajlı… reklam sloganı duyuluyor. “birinci sınıf dünyalar için… o da nesi Belli eşarpları”… yani başörtüsü” Yani genç kızlarımızın okullarında takabilmeleri için yıllarca mücadele ettikleri kutsal örtü. Ne var ki modernizm için Allah’ın olması hiç önemli değil moda diye sattırır başörtüsünü.
“Erkek mayosunda haşema, suya atılan imza.” Gibi komik reklamlarda bu işin cabası. İlk yayın hayatına başladığı dönemde TGRT (Türkiye gazetesi radyo ve televizyonu) başörtülü spikerler çıkarıyordu ekranlara ve paranızı uyutmayın İHLAS finansta değerlendirin, kazancınızı büyütün, huzurla kazanmanın mutluluğunu yaşayın.” Sloganlarıyla inançlı kesim tarafından iyice zenginleştirildi ve bugün ki geldiği nokta malumdur. Kanal7 yine aynı süreci yaşamakta ve şuan geldiği süreç yine aynıdır.
1996 yılında MÜSİAD ikinci başkanı Natık Akyol’un 4. müsiad fuarı ile ilgili konuşurken yaptığı hac benzetmesi de elbette iktisadın üzerine ilahi örtü sermenin bir başka örneği. “…fuar sadece sıradan bir ticari fuar olarak düşünülmemeli. Müslümanları hacı olarak görüyoruz. Hac aslında Müslümanların sorunlarını tartıştığı ve çözümler aradığı bir uygulamadır. Ama zamanla bu kaybedildi. İşte bizim fuarımızda bu amaçla ekonomik ve ticari bir HAC’dır…” (İntermedya Ekonomi, 17 kasım 1996)
Yine 1996 yılında müsiad danışmanı olan Mustafa Özel’in Kemal Can’a söyledikleri modernizmin uç noktalarından birini yansıtmaktadır. “Budist olabilirsiniz ama bu ülkede sekiz-on müşteriniz olur. Müslüman olmakla altmış milyonun ellibeş milyonunu harekete geçirebilirsiniz, onlarla iyi yada kötü işler yapabilirsiniz. Ekonomik hayatı sıcak savaşa benzetebiliriz. Bir asker cepheye gittiği güne kadar hiç namaz kılmamış olsa bile herhangi bir düşman ile savaşırken “çağdaşlık çağdaşlık” diye “laiklik laiklik” diye değil, “Allah Allah” diye çağırır. Ekonomik savaşta da Allah Allah’ın bir karşılığı olması lazım.
Müsiad’ın 1996 yılında başkanı Erol Yarar’ın “En hayırlı kazanç, işverenine saygılı işçinin kazancıdır.” Sözü de modernizmin açısından tarihe geçecek sözler arasındadır. Ve peşinden Ahmet Şahin “Sünnet Işığında Hayat” adlı kitabından gazete sütununa aktarmış olduğu 4 aralık 1996’da ki zaman gazetesinin sohbet köşesinde “Nelerle Meşgul oluyorsunuz” yazısı bir o kadar tarihe geçecek mahiyettedir. “mesai saatlerinde ihmal ve tembellik gösterenler, bulundukları vakti nakde çevirmeyenler, aldıkları maaşı helal ettirmek için belli bir gayret ve azim içinde olmayanlar, esefle ifade etmeliyim ki helak olanlardandırlar. Biz bu ihmalimizin farkında olmasak da tembellik ve miskinliğimizi normal görsek de helak olanlar zümresinden kendimizi kurtarmamız mümkün olmayacaktır.” Ne var ki İslamcı patronlar işçilerine sendika hakkı tanımadığı gibi çok cüzi bir maaş vererek onları çalıştırmaktadır. İşçilerden beklenilen fedakarlığın daha büyüğü veya daha azı patronlar tarafından işçilere sunulmamaktadır.
7- Modernizmin Kültür ve Sanat Anlayışı
Modernist sanat anlayış ve estetiğini etkileyen değişkenlerden biride kapitalizmin gelişmesi olmuştur. Kapitalizmin gelişmesi ve özellikle endüstriyel dönüşümün belli bir olgunluğa ulaşması ile ortaya yeni bir süreç, kültürel ürünlerin metalaşması çıkmıştır. Sanatsal girişimler, geleneksel olarak büyük soylular yada bizzat devlet tarafından desteklenen faaliyetlerdir. Ve bu anlamda sanat için aristokratik yada kamusal patronajlar geçerli olmuştur. Ancak kapitalizmin gelişip olgunlaşması ile bu geleneksel patronaj türleri yok olurken sanatçı yarattığı kültürü için pazarda yarışmak durumunda kalmaya başlamıştır.
İşte bu dönüşümün modernist sanat ve estetik anlayışında farklılaşmayı zorladığı söylenebilmektedir. Sanat ürünlerinin metalaşması sanatçılar arasında giderek keskinleşen bir yarışmaya yol açmıştır. Sanatçı varolabilmek için pazarda yani yarışmada etkinlik sağlamak zorundadır. Böyle bir durum ile karşı karşıya kalan sanatçı için özgün olabilmek zorunlu hale gelmektedir. Özgün olabilmek, doğal olarak yerleşik estetik anlayışlarına karşı çıkmaya yani estetik anlayış ve yorumları geliştirmeye yol açmıştır. Böylece kültür ürünlerinin metalaşmasına bağlı olarak modernist sanat ve anlayışının önemli öğelerinden biri yaratıcı yıkıcılık olgusu gündeme gelmiştir.
Modernist sanat ve estetik anlayışının bir diğer öncülü seçkincilik olarak tanımlanabilir. Sanat her insanda bulunmayan bir yaratıcılık yeteneğinin yansıması olarak düşünülmektedir.ve sanatçının bu yaratıcı olabilme özelliği tam bir otonomi yanında misyonu da hep ön plandadır. Modernist sanat devrimler çağının sanatıdır ama aynı zamanda, fabrikalaşma, ulaşım ve haberleşme alanlarında çok hızlı gelişme gibi oluşumların sanatıdır. Kentleşme, kitleselleşen toplum, kolektif tüketim kalıpları, reklamcılık vb gelişimler modernist sanat ve estetik anlayışının biçimlenmesini belirlemişlerdir. Sanat, bütün dalları ile bu yaşanan gerçeklikler ile uğraşmakta, bu gerçekliklere ile ilgili düşünce mesajları yansıtmakta; yani bir misyonu yerine getirmektedir. Misyon sahibi olma özellikle 1930’lu yıllardan sonra ciddi sorunlara yol açmıştır. Kısaca altını çizmek gerekirse yarışma ve daha sonra soğuk savaş koşulları altında sanatın misyonu, örneğin Sovyetler Birliği’nde parti tarafından belirlenir olmaya dönüşmüştür. Durum batıda özellikle ABD’de daha farklı değildir. Orada da sanatın misyonu, batının üstünlüğünü gösterme olarak genel kabul ve destek görmüştür. İşte bu oluşum 1960’lı yıllardan başlamak üzere modernist estetiğe karşı postmodernist estetiğin öne çıkarılmasına yol açmış gözükmektedir.
Kültür ögeside modernizmin dikkate aldığı bir konudur.Bir mamul tüketime sunulurken öncelikle üretilen mamulle Pazar yerinin kültürü karşılaştırılır. Eğer ürün pazarlanacağı bölgenin kültürüne aykırı değilse ve o kültür tarafından hemence kabül edilebilecek durumda ise üretime sokulur. Yok eğer ürün kültüre aykırı ise yapılması gereken iki seçenek vardır.1-ürünün üretimi yapılmayacak 2-kültür ürünü kabullenmek için dejenere edilecek. Modernizm ikinci şıkkın uygulanması içinde iki yol düşünür. Eğer kültür dejenere edildiğinde kazanç bir hayli yüksekse kültürü dejenere etmekten hiç kaçınmayacak. Örneğin kominist Çin’de Coca Cola’nın satılması gibi yada ürkütülen kurbağaya değmeyecekse kültürü dejenere edici program ve propagandalardan vazgeçilecektir. Bu konuya açıklık getirmesi anlamında Ali Şeriati’nin Fransa’da yaşadığı bir anıyı alıntılamak istiyorum.
“Fransa’da bir otomobil firması bünyesinde bir sosyolog çalıştırmak istediğini ve iş için sosyologların müracaat etmelerini duyurur. Bu ilanı gören Şeraiti otomobil firması ile sosyolojiyi bağdaştıramadığından merakını yenmek için ilgili firmaya gider sosyolog olduğunu ifade eder. Firma yetkilisi tanışma faslından sonra niçin bir sosyoloğa ihtiyaç duyduklarını açılamaya çalışır. Çekmeceden bir harita çıkarır. Afrika bölgesinde bir yer gösterir, ardından konuşmaya başlar. Biz bu bölgeye bir çok model arabamızı götürdük ama tutulmadı. Bizim sizden istediğimiz o bölgenin kültürünü, inanç yapısını iyice öğrenmeniz. Acaba arabalarımızı kültürlerine aykırı olduğu için mi almıyorlar yoksa renkleri mi hoşlarına gitmiyor yada iklim yapısına motor veya teknik yapısı uygun mu değil? Eğer konu renk ve iklim yapısına özgü problemler ise sorun yok onların arzuladığı renklerde ve iklim yapılarına uygun otomobiller üretiriz. Yok eğer kültürleri arabamızı almalarına müsait değilse o zamanda kültürlerini arabalarımızı almaya müsait hale getiririz. Bunun için sosyologlara ihtiyacımız var.” İşte batının gözünde bir ulus tükettiği oranda değerlidir.
8- Modernizmin İnsanın ve Doğanın Fıtratına Müdahalesi
Modernizm kilisenin doğmalarından kurtulduğu andan itibaren materyalist felsefeyi sürekli zinde tutmuş ve siyantinizm diğer adıyla bilime tapıcılık devrini başlatmıştır.aklın bilim öncülüğünde mutlak yanılmazlığını ilan etmiştir. Yaşanan bu süreçte teolojik öğreti reddedildiğinden bir tanrı yok sayıldığından yeni bir tanrının türetilmesi gerekiyordu. Peki bu tanrı ne yapmalıydı? Kilisenin tanrısı gibi eşyayı biçimlendirmeli, yaratmalı, her şeyden haberi olmalı, terbiye etmeli ve öldürebilmeliydi. Öyleyse modernizmde her şey A’dan Z’ye yeniden biçimlendirilecekti.
Eşyanın özüne müdahale başladı önce. Parçalanamayan anlamına gelen atom parçalandı. Sonuç; Hiroşima ve Nagazaki kentleri halklarıyla birlikte yok edildi. Ondan sonraki kuşaklarda radyasyonun etkisiyle kanser olmaya devam etmektedir. Sonra etkisi daha büyük olan nötron ve helyum bombaları yapıldı ve adını dahi bilmediğimiz binlerce çeşit bomba. Nükleer santraller kuruldu. 1980’li yıllarda Karadeniz kıyısında Çernobil faciası yaşandı ben henüz çocuktum nükleer santral patladı ve Karadeniz çay bahçeleri radyasyona bulandı bunun etkisi 1990’lı yıllardan sonra kanserli ölüm vakaları Türkiye’de epey arttı. Çaydan tüm Türkiye’ye ulaştı. Hatta bir bakan o dönemlerde milletin gözünün içine baka baka yalan söyledi. “bakın ben de bu çayı içiyorum hiçbir şey yok bu çayda” dedi. Gen haritaları çıkarıldı ve insan genine müdahaleler başladı sonuçlarını belki de sizin kuşaklarda görme imkanı bulacağımız felaketlerin düğmesine basıldı. Moli koyunu kopyalandı bu insanda denenmeye başlandı. Hormonsuz gıda nerdeyse kalmadı. Hormonlar gıdada orijinal koku ve lezzeti yok ettiği gibi insan yapısına da bir çok hastalık hediye etti.
Uzaya uydular gönderildikçe uzay adeta çöplüğe çevrildi. Elektrikle balık avcılığı yapılarak binlerce balı türü yumurtalarıyla birlikte yok edildi. Akarsuların önüne barajlar kuruldu. Kısa vadede yüksek verimler veren ama uzun vadede suyun tuzluluk oranının artmasından dolayı toprağın çölleşmesine sebep olan bir yapı oluşturuldu. Modern insan kısa vadeli verimliliğe aldanarak uzun vadede toprağı kullanılamaz hale getirdi.
Para için yapılan anlamsız hayvan avcılığı da bir çok hayvan çeşidinin yokolmasına bununla beraber ekolojik dengenin altüst olmasına sebep oldu. Küresel ısınmalarda iklim dengelerini altüst etti. İnsanın tanrı olma sevdası evrene pahalıya malolmaktadır. Artık insan her geçen gün kendi dünyasının ve gelecek kuşakların dünyasının temeline dinamit koymaktadır. Modern insan tanrılık oyununa son verdiği zaman eğer hala geç kalınmamışsa yeniden yaşam ve evren düzene girebilir.
9- Modernizmin Halkı Sürüleştirmesi
Modernizmin istediği insan tipi sorgulayan olmamalıdır. Sorgulamadan tüketen, tüketici bir birey olmalıdır. Sömürüldüğünü iddia etmemeli ve sömürülmesinden yakınmamalıdır. Modernizm insana vaat ettiği yaşamın ne kadar kof ne kadar çirkef ne kadar ahlaki temellerden yoksun olduğunu bildiği için bu yaşamı bir taraftan cilalayıp halka sunarken halkı da bu yalancı görüntüye inandıracak biçimde halkı meşgul eder. Futbol, sinema, müzik, suikastlar, eğlence programları, yarışma programları bunların başlıcalarıdır.
Klasik bir hikaye vardır: “İspanya kralına sormuşlar ülkende bunca sıkıntı, bunca buhran varken koca ülkeyi halkın tepkisini almadan nasıl yönetiyorsun? Kral’da; Ülkeye iki büyük takım kurdum bu takımlar diğer takımlarla eşlendi. Cumartesi ve Pazar maçlar oynanıyor halk cumartesi ve Pazar maçları seyrediyorlar. Pazartesi-Salı-Çarşamba hafta sonu oynanan maçları taşırıyorlar. Perşembe ve Cuma gelecek hafta sonundaki maçlar konuşuluyor. Böylece ülkenin politik ve ekonomik sıkıntılarından yalıtılıyorlar. Bende ülkemi rahatça yönetirim.” demiş. Bu anlatılanlar içinde yaşadığımız bir gerçektir. Adeta stadyumlar halkın stres attığı, deşarz olduğu, binlerce kişilik ayin salonları haline gelmiştir. Galatasaray , Fenerbahçe veya milli takım Avrupa da bir başarı elde edecek olsa ülke sorunlarından bir anda kurtuluyor da her şey unutuluyor oluyor. Gündem tamamen futbol oluyor.
Sinemalarda pembe tablolar çizilir. Zengin bir kızla fakir bir genç evlendirilir. Yada zenginlerde ağlar gibi dizilerle zenginlerin lüx yaşamı mazur gösterildiği gibi onların haline acınır. Toplum aradığı yaşamı filmlerde bulur ancak ve onunla tatmin olur. Şans oyunları ile bir gün zengin olacağının hayalini kurar ve tüm hedefini yarışmalara ve piyangolara odaklandırır. Bazen gündem yüce bir el tarafından bazı şeyleri örtbas edebilmek adına cinayetlerle değiştirilir. Halk bu cinayetlerle tedirgin edilerek soygun ve vurgunlar perde arkasından yapılır.
Modernizmin doruk noktasını yaşayan batı üçüncü dünya ülkelerine yardım kampanyaları başlatır. Başlangıç itibariyle masum olan bu davranış batının emperyalist olmadığını yardımsever olduğunu izah etmeye çalışır. Ne var ki bu yardım düşüncesinin altı deşildiğinde bir çapanoğlu çıkıverir işin içinden. Her şeyi sömürülmüş bir halkı Batı daha fazla sömüremeyeceğine göre onları biraz destekleyerek hem dünya kamuoyunda iyi bir imaj meydana getirmiş olur, hem de ekonomilerini biraz düze çıkararak onları daha fazla sömürme imkanı bulmuş olur.
Gazinolar, fuhuş evleri, barlar, diskotekler hepsi sürü bir gençlik, sürü bir halk oluşturmak içindir. Eğitim kurumları da tamamen böyle bir halk oluşturmak için kolları sıvamış durumdadır. Halk dört bir yandan kuşatılmış durumdadır.
10- Modernizmin Kadına Bakışı
Sanayi devriminden önce kadın doğu-batı toplumlarında genel olarak üretkenliği evle sınırlı olan bir konumdaydı. Sanayi devrimiyle birlikte ufak el tezgahlarının yerini makineyle çalışan büyük fabrikalar aldı. Kurulan bu fabrikalarda bol miktarda işçiye ihtiyaç vardı. Kapitalistler daha ziyade ucuz işgücü aramaktaydı. Bu ucuz iş gücünü kadınlardan oluşturmak isteyen kapitalistler kadını ikiye ayırdı. Üretken olan kadın-üretken olmayan kadın. Üretken kadın fabrikalarda çalışandı yani üretkenliği evle sınırlı olmayan kadındı. Üretken olmayan kadın ise evinde oturan bilinçsiz tüketiciydi. Öyle ki kadını fabrikalarda çalıştırmak adına ev mekanları büyük suçlamaların hedefi olmuştur. Ev kadını olmak asalaklık sayılmış, tüketim ambarının hizmetçiliğini yapan gizli işsizler olarak tanımlanmıştır. Kadınlara kişiliklerini kanıtlamak, geleceklerini güvenceye almak için evin yiyip tüketen kıyıcı ortamından uzaklaşmaları, dışarının dünyasına katılmaları gerektiği söylenmektedir.
Ve kadın bu telkinlerle birlikte toplumsal yaşamda yerini yavaş yavaş almaya başlamıştır. Bu olay batı dünyası için bir devrim sayılmaktadır nerdeyse. Ortaçağ atasözünü hatırlayacak olursak “kadın üç kez evden çıkmalıdır; vaftiz edildiğinde, evlendiğinde son olarak da öldüğünde”. Bu aşamalardan geçerek kadının sokağa çıkması, fabrikalarda erkeklerle omuz omuza çalışması gerçekten bir devrim olarak düşünülmektedir.
Kadının özel hayata taşınmasıyla birlikte kadınsı duygular gittikçe zayıflamaya başladı. Kadın özel alana itilirken onların rahat çalışabileceği alanlar oluşturulmamıştı. Kadının özel hayatta tek başına savunmasız bırakılması onları daha çok erkekleştiriyordu. Cihan Aktaş’a göre kadın evde durmak istemiyor dışardan ise ürküyordu. Çünkü dış dünya ataerkil, erkek egemen bir dünya idi ve erkeksi kurallara göre hareket etmesi gerekiyordu kadının. Bu durum kadınlarda agorafobiye yol açıyordu.
Kadın modernizmde hedef kitle konumuna getirildi. Modern çağın dayattığı sinema, tiyatro, edebiyat, felsefe gibi kültür değerleriyle kadın pornografik bir öge olarak tanımlandı. Kadınların cinselliğinden ve fiziğinden faydalanılırken bu durum kadın ve erkek eşitliği açısından irdelendi böylesi bir durum kadının rencide edilmesi aşağılanması olarak görülmedi. Mankenlik veya güzellik yarışmaları bir takım beylerin eğlence ve para kazanma araçları oldu. Kadın güzel görünme isteğini tatmin edebilmek için çok çeşitli yollar denedi. Özellikle kozmetik ürünler kadınlar tarafından en çok tüketilen maddeler haline geldi.
Modernizm kadını bir değişim sürecine sokarken aynı zamanda ailede köklü değişikliğe uğruyordu. Aile mefhumu giderek yok oluyor. Cihan Aktaş’ın deyimiyle “önce gaybi evsizlik oluyor ardından da fiziksel evsizlik kaçınılmaz oluyor.” İnsan maddi ve manevi açıdan ürettikçe huzurlu olur. Evlerin üretim alanları olmaktan çıkması durumunda kadınların evlerde huzurlu olması imkansızlaşıyor. O zaman kadınlar iyi ev kadını olacakken sinir hastalıklarına yakalanıyorlar. İyi anne olmak yerine saplantılı veya ilgisiz anneler haline geliyorlar. Bu sırada evler mana ve değer üretici mekanlar değil, cinnet üreten mekanlara, zindanlara, vakit geçirme ve süsleme zeminlerine dönüşüyor. Özel alan yani aile artık sorumlulukları kapitalizm tarafından belirlendiği için içi boşaltılmış bir alan durumundadır.
Peki evler neden cinnet üreten merkezlere dönüşüyor? Sanırım kadından, erkekten kutsal değerleri alındığı için. Kadın artık kendi doğasına uygun yaşamak istiyor. İyi bir iş kadını, iyi bir anne, iyi bir eğitici olarak değer görmek istiyor. Modern dünyanın kendisinden çaldığı şeylerin iadesini istiyor.
Sonuç:
Aydınlanma çağından beri bilim, insanlara cenneti yeryüzüne indirme vaadinde bulunmaktadır. Bilim, insanlığa her türlü sorununu çözebileceği bir araç olarak sunulmaktadır. İnsan önce doğa ile ilgili bilgilerini geliştirip doğaya egemen olacak, doğanın kör güçlerini denetim altına alarak onu istediği biçimde kullanacaktır. Daha sonra da toplumla ilgili bilgilerine dayanarak toplumu, her türlü insansal sorunu çözebilecek biçimde yeniden düzenleyecektir. Gerçektende bilim alanındaki baş döndürücü atılımlara karşın bu iyimser projeksiyonlar birer düş olarak kalmışlardır. 21. yy’da yaşanılan dönem bilgi çağı olarak da adlandırılmış olsa insanoğlu açlık, yoksulluk, savaş, gerilik ve baskı sorunlarını aşamamış gözükmekte, gelecek için iyimser kestirimler yapmak hiçte kolay gözükmemektedir.
İnsanın cenneti yeryüzüne indirme gayreti toplumu ciddi felaketlere sürüklemiştir. Siyanürle altın çıkararak doğayla birlikte insan zehirlenmiş, motorlu taşıtlarla gürültü ve hava kirliliği artmış, benlik duygusunun zirveye vurduğu bu zamanda bencil, kaprisli, toplumu temelden sarsacak insan müsveddeleri çoğalmıştır. Bilimin mutlak yanılmazlığı bir bir çürümeye başlamış her yeni keşif adeta bir önceki keşfin bulgularını kökten reddetmiştir. Ve dünya cehenneme çevrilmiştir. Allah Kur’an’da Rum suresi 41. ayette insanların kendi elleriyle yapıp etmeleri sonucunda karada ve denizde fesadın çıktığını belirtir. İnsanlar dünyayı gerçek efendisine teslim etmeyi hiç düşünmemektedir. Çünkü yaşamlarından çok memnun ve bencilliklerinin zirvesindedirler. İlk insandan bugüne değin gelen vahiyler tetkik edildiğinde evrenin yasalarının çok güzel tanımlandığını ve vahye göre hareket eden insanların gerçekten cenneti yeryüzüne indireceklerini müşahede ederiz. Yine kuranda belirtilen “haydi onun gibi bir sure getirin. İnsan ve cin tüm yardımcılarınızı toplayın yine de onun bir benzerini getiremezsiniz.” ayeti de tefsircilerin açıkladığı gibi bir edebi- belagat üstünlüğünden ziyade Kur’an’ın yada vahyin evrensel yasa örgüsünü –biz buna sünnetulah diyoruz- çok iyi kurduğunu bu yasalar gibi bir yasanın Allah dışında hiçbir kimse tarafından oluşturulamayacağını izah etmektedir diye düşünüyorum.
Kur’an’dan başka Tevrat’tan örnek verecek olursak Leviler bab19’un 9.ayetinden başlayan şu sözlere dikkat edelim. “ve diyarınızın ekinini biçtiğiniz zaman, tarlanın köşelerini büsbütün biçmeyeceksin ve ekinden düşen başakları devşirmeyeceksin. Ve bağ bozumunu büsbütün devşirmeyeceksin ve bağının yere düşen meyvesini devşirmeyeceksin; onları fakir ve garip için bırakacaksın; ben Allah’ınız Rabb’im. Çalmayacaksınız ve hile ile davranmayacaksınız ve birbirinize yalan söylemeyeceksiniz… Komşuna gadretmeyeceksin ve onu soymayacaksın, gündelikçinin gündeliğini bütün gece sabaha kadar yanında alıkoymayacaksın… hükümde haksızlık etmeyeceksiniz, fakirin hatrını saymayacaksın ve kudretinin hatrına itibar etmeyeceksin ve komşuna adaletle hükmedeceksin….”
Yada İncil’e bakacak olursak Markos bab 9 ayet 35 “…eğer bir kimse birinci olmak isterse, hepsinin sonuncusu ve hepsinin hizmetçisi olacaktır.” Veya ayet 43 “eğer elin sürçmene sebep oluyorsa, onu kes; senin için hayata çolak olarak girmek iki elin olarak cehenneme sönmez ateşe atılmaktan iyidir. Eğer ayağın sürçmene sebep oluyorsa onu kes; senin için topal olarak hayata girmek iki ayağın olarak cehenneme atılmaktan iyidir. Eğer gözün sürçmene sebep oluyorsa, onu çıkar senin için bir gözün olarak Allah’ın melekutuna girmek, iki gözün olarak cehenneme atılmaktan iyidir.”
Tüm bu ayetler modernizmin ve diğer ideolojilerin kabul etmediği içine sindiremediği davranışları insandan bekler. Bencil duygular kötülenir yardımlaşma ve adalet öncelenir. Din, kast sistemlerini yıkar takvaya dayalı bir üstünlük oluşturur.
Diğer ideolojiler ise insanı sahte bir tanrının kucağından bir başka sahte tanrının kucağına itiverir. Örneğin insanı dengenin ve ölçünün tanrısı Apollon’un hükümranlığına sokarken, post modernizmde, coşkunun, sevincin, taşkınlığın tanrısı Dionysos’un hükümranlığına davet etmektedir.
Aydınlanmacı akıl. Akılcı bir toplum değil, yönetilen bir toplum üretmektedir. Akıl ve diğer karşıtlığı bu üretimi beslemekte, aydınlanmanın önerdiği özgürleşme, hapsedici sonucu beraberinde getirmektedir. Ve modernizm insanı maddenin tutsağı yapmıştır. Kendi elleriyle kurdukları dünyadan yine ilk kaçmak isteyenlerde kendileri olmuştur. Elit azınlığın mutlu olduğu geri kalan
20 Dec 2008
Sosyoloji Hakkında Ufak Bir Bilgi
PUAN TÜRÜ : EA-2 TABAN PUAN (2007 ÖSS) : 314,526 KONTENJAN : 40 ÖĞRENCİ SAYISI : 177 ÖĞRETİM SÜRESİ : 4 YIL ADRES : Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Atatürk Bulvarı, Sıhhıye ANKARA PROGRAMIN AMACI Sosyoloji programı, öncelikle toplum olmak üzere, her türlü insan birlikteliklerinin, toplumsal kurumların, kuruluşların belirleyici özelliklerini, değişimlerini, insanlararası ilişki, etkileşim ve iletişim formlarını inceleyerek bu konuda çalışacak araştırmalar yapacak elemanları yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Öte yandan, sosyolojik bilginin toplumun her alanındaki sorunların çözümü için uyarlanması ve kullanılması bu yönde politikalar geliştirilmesini amaçlamaktadır. PROGRAMI SEÇMEYİ DÜŞÜNEN ADAYLARA ÖNERİLER Sosyoloji alanında çalışmak isteyenlerin toplum, doğa ve insana ilişkin olgu ve olaylar üzerinde yapacakları araştırmaların verilerini yorumlayabilmeleri ve iyi bir gözlemci olabilmeleri için soyut ve analitik düşünme ve aynı zamanda bu düşüncelerini söz ve yazı ile aktarabilme yetisine sahip olmaları gerekmektedir. Bu da Sosyoloji programında öğretim görmek isteyen adayların, sosyolojinin yanısıra, Türkçe, Tarih, Coğrafya-Felsefe ve Psikoloji konularına da ağırlık vermeleri gerekmektedir. Öte yandan, çağımızda birçok sosyal bilimlerde olduğu gibi, sosyolojik yöntemleri uygulamak için de Matematik gerekmektedir. EĞİTİM-ÖĞRETİM İSTEĞE BAĞLI İNGİLİZCE HAZIRLIK SINIFI Programa kaydolan öğrenciler isterlerse bir yıl süreli İngilizce Hazırlık sınıfına devam edebilirler. Hazırlıkta geçen süre normal öğrenim süresi içinde değildir. Hazırlığı başarı ile bitiren öğrencilerin Hazırlık notu lisans mezuniyet not ortalamasına katılır. PROGRAMDA YER ALAN BAŞLICA DERSLER Sosyoloji Bölümünde dört Anabilim dalı bulunmaktadır: "Genel Sosyoloji ve Metodoloji", "Kurumlar Sosyolojisi", "Uygulamalı Sosyoloji" ve "Toplumsal Yapı ve Değişme". Sosyoloji makro ve mikro düzlemde kuram ve politika üretimine yönelen bir bilimdir. Sosyolojinin bu yönelime uygun sosyologlar yetiştirmek üzere hazırlanan lisans ders programının hedefleri şunlardır: 1. Sosyolojik düşüne sahip olma: sosyolojik konu ve sorunlara duyarlı, eleştirel düşünceli, karşıt görüşlere açık, entelektüel hoşgörüye sahip olma, 2. Disiplinlerarası çalışmaya açık olma, farklı bilimlerin konularını ele alış tarzlarından haberdar olma. 3. Soyutlama yapabilme, düşüncelerini sözlü ve yazılı ifade edebilme, sav geliştirme, araştırma yapabilme, kurumsal ve empirirk veri toplama, çözümleme, kanıtlama, değerlendirme bilgi ve becerisini kazanma, 4. Ekip içinde ve bağımsız çaılşma alışkanlığını edinme, üretken, özgüvenli, özerk ve girişimci olma. Bölümün bu hedefleri doğrultusunda belirlenen öğretim-ağırlıklı amaçları şunlardır: 1. Öğrencilerin sosyolojinin temel kavramlarını, yaklaşımlarını, yöntem ve teknikleri ile uzmanlık alanlarını güncel bilgi birikimi ışığında öğrenmeleri, 2. Öğrencilerin farklı alanlardan ders almalarının sağlanması, böylece farklı alanların materyallerini kullanabilme güven ve becerisini edinmelerei, 3. Öğrencilerin yazılı ve sözlü sunum becerilerini geliştirmeleri, 4. Öğrencilerin kendi başlarına bir araştırmayı planlayıp yürütmeleri ve raporlaştırmaları. Bölümün hedefleriyle uyumlu eğitim-ağırlıklı amaçları ise Bölüm staj programı çerçevesinde belirlenmiştir. Staj programının amaçları şöyledir: 1. Öğrencilerin Sosyolojinin akademiyle sınırlı, içine kapalı bir söylem değil, hayatın içinde yaşanarak inşa edilen bir dil olduğunu kavramaları, 2. Öğrencilerin sosyolojik bilgi birikimlerini sosyolog olarak çalışırken kullanma deneyimini kazanmaları, 3. Öğrencilerin sosyologluk mesleğini uygulayabilecekleri iş alanlarını tanımaları, 4. Staj yaptıkları iş yerlerinin sosyologluk meseğinin işlevlerini tanımalarını ve bu tanıma sonunda mezunların sosyolog kimliği ile iş bulablme olanaklarının artması, Bu pogram kapsamında verilen belli başlı dersler şunlardır: Sosyolojiye Giriş, Kurumlar Sosyolojisi, Hukuka Giriş, Sosyoloji Tarihi, Köy Sosyolojisi, Ekonomi, Alan Araştırması, Nitel Çözümlemeler, Aile Sosyolojisi, İstatistik, Sosyolojide Yöntem ve Yaklaşımlar, Organizasyon Sosyolojisi, Sosyal Değişme, Kent Sosyolojisi, Sanayi Sosyolojisi, Suç Sosyolojisi, Gelişme Sosyolojisi, Osmanlı Toplum Yapısı, Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Sosyal Tabakalaşma, Sosyal Hareketler, Kimlik ve Önyargılar, Siyaset Sosyolojisi, Edebiyat Sosyolojisi, Çağdaş Sosyoloji Teorileri Tarihi, İletişim Sosyolojisi, Çevre Sosyolojisi, Güncel Sosyoloji, Türkiye’de Sosyoloji, Meslekler Sosyolojisi, Kadın İncelemeleri. DİPLOMA VE ÇALIŞMA ALANLARI Sosyoloji Bölümünden mezun olanlara “ Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Lisans Diploması” verilmektedir. Sosyologlar toplumda toplumsal yaşamın getirdiği sosyal ilişkileri, toplumsal kurumların kökenlerini ve gelişmelerini belirleyen ilke ve kuralları, tarihsel belgeleri inceleyerek, gözlem, görüşme ve anket gibi tekniklerle alanda araştırmalar yaparak bu konuları sosyolojik bilgi donanımı ile ortaya koymaya çalışırlar. Eğitimciler, yasa koyucular ve planlama uzmanları için toplum yapısı ve sorunlarına ilişkin bilgi toplar ve bunları yorumlayıp politikalar geliştirirler. Ayrıca sosyologlar, aile, suç, nüfusbilim, endüstri ve tarım sorunları, köy-kent yerleşimleri, sosyal ekoloji, siyaset ve hukuk sosyolojisi gibi alanlarda da uzmanlaşabilirler. Ülkemizde Sosyologlar DPT, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Orman,Tarım ve Köyişleri Bakanlıkları, TRT ve Kamu İktisadi Kuruluşlarında uzman, danışman ve araştırmacı olarak çalışmaktadırlar. Türkiye gibi hızlı bir toplumsal değişme ve gelişme sürecinde bulunan ülkede, toplum planlaması ve yapılan hizmetlerin sonuçlarının izlenmesi için Sosyologların çalışmalarına gereksinme vardır ve bu günümüzde giderek daha da anlam kazanmaktadır. Sosyoloji bölümü mezunları Milli Eğitim Bakanlığının öngördüğü koşullarda öğretmenlik yapabilirler.
13 Oct 2008
Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine Pierre Bourdieu, kendi kuşağının sosyal bilimcilerinden, kuram ve ampirik araştırmadan birini diğerine tercih etmemekteki kararlılığı ve bizatihi felsefe ve sosyal bilim alanlarının sosyolojisini yapmaktaki ısrarıyla ayrılır. Pratik Nedenler, onun yaklaşık elli yıla yayılan çalışmalarından doyurucu bir kesit sunuyor. Felsefe ve sosyal bilimler alanının son otuz yılına Fransız kökenli –ve çoğu zaman, kabullenmekte pek de gönüllü olmadıkları ‘yapısalcılık sonrası’ etiketi altında toplanan- düşünürler damgasını vurdu. Zaman zaman aynı etiketle anılan ve aslında yapısalcılık sonrası düşünürlerinin hemen tümüyle epistemolojik ve yöntemsel meseleler üzerinden bir derdi olan Pierre Bourdieu, günümüz sosyal biliminde hem kuramla ampirik araştırma hem disiplinler arasındaki sınırları son derece titiz çalışmalarıyla zorlamış bir bilim insanıydı. Düşünsel formasyonunda sosyolojinin üç büyüğü kabul edilen Marx, Durkheim ve Weber kadar, Pascal, Wittgenstein, Heidegger, Merleau-Ponty gibi felsefecilerin, Levy-Strauss, Marcel Mauss gibi antropologların yoğun biçimde etkili olduğu yazar, hem varlık anlayışları hem yönelimleri bakımından birbirinden çok farklı olan bu düşünürlerden aldıklarını harmanlayarak çağımızın en etkili sosyal bilim kuramlarından birini ortaya koymuştu. 2002 yılında ölen yazarın ürettiği metinler, sosyal bilimler alanında çalışanların yolunu açmayı sürdürüyor. (Bourdieu’nün yaşam öyküsü ve yapıtlarının birkaçının kısa tanıtımı için Kitap Gazetesi’nin eski bir sayısına bakılabilir: http://www.kitapgazetesi.com/konu.asp?id=2111) Türk okuru Pierre Bourdieu’yle ilk kez, 1995 yılında Pratik Nedenler adlı kitabıyla tanışmıştı. Bourdieu’nün felsefeden antropoloji ve sosyolojiye uzanan çalışma alanının oldukça önemli bir kısmını kapsayan kitabın ikinci baskısı on bir yıl sonra yapıldı. Yazarın başka dillere en çok çevrilmiş kitaplarından biri olan Pratik Nedenler, bu özelliğini yazarının düşüncelerini, kavramlarını ve yöntemini, onun çalıştığı çok değişik alanları, sosyal bilimlerin en merkezi sorunlarından biri olan ‘toplumsal eylem’ etrafında bir araya getirmesine borçlu. Dahil olduğu Fransız felsefeci/ sosyal bilimci kuşağının birçok üyesi gibi Bourdieu de ancak yapıtları 1980’lerde ABD üniversitelerinde ilgi görmeye başladıktan sonra belli bir tanınırlığa erişti ve yine kuşağın birçok yazarında olduğu gibi onun yapıtları da ABD akademilerindeki genellikle yararcı ve yüzeysel okumalar üzerinden tanındı. Üstelik akademik kariyer yarışının körleştirici bir uzmanlaşmayı her yerden daha çok teşvik ettiği bu ülkede, belli yapıtların okunup diğerlerinin değerlendirilmemesi genellikle bu kısmilik nedeniyle yanlış anlaşılmasını birlikte getiriyordu ve yazarın Amerikalıların sınıflandırma ve tartışma biçimleriyle de sorunları vardı: Sık sık düşüncelerimin genel olarak postmodernistlerin şemsiyesi altına girmiş olan kampüs radikalizminin üyelerininkilerle uyuşmadığını gördüm (Bunlar [...] herhalde benim yapıtımın ABD’deki alımlanma biçimine götüren bir bağ buldular: [Bourdieu] modern mi postmodern mi, sosyolog mu felsefeci mi, ya da ikincil olarak, antropolog mu sosyolog mu; hatta sağ kanattan mı, sol kanattan mı?) [alıntının kaynağı: http://www.long-sunday.net/long_sunday/2006/03/bourdieu_vs_pos.html] Pratik Nedenler, Bourdieu’nün bu kolaycı, yanlış ve aşırı yorum döngüsüne verdiği bir yanıt sayılabilir. Yazarın, çeşitli tarihlerde Fransa, Almanya, Hollanda, Japonya ve ABD’de verdiği konferansların kitaplaştırılmış hali olan Pratik Nedenler, yazarın yukarıda sözü geçen üç disiplindeki tartışmalarının birbirinden koparılamayacağını ortaya koyuyor. Bu anlamda, kitabın çarpıcı tarafı kendi metinleri üzerine yaptığı açıklayıcı konuşmalar ve kendi özetleri üzerinden Bourdieu’yü tanıtıyor olması; çok yönlü bir düşünür olan Bourdieu’nün olabilecek en bütünsel görüntüsünü bir cilt halinde sunması. Bourdieu’nün sosyolojinin temel işlevine dair düşündükleri, daha Türkçe’deki ilk baskıya yazdığı önsözün başında, böyle bir işlevin ülkemiz için taşıdığı önemle birlikte anlatılıyor; bu paragrafta yazarın sosyal bilimlere biçtiği muhalif ve kurucu rol de seziliyor: Benim tasarladığım biçimiyle toplumbilimin, toplumsal olarak zorlanan düşüncenin rutinlerinden, siyasal, dinsel, kültürel tüm hizaya getirme biçimlerinden kurtulmak isteyenler için büyük yardımı olabileceğini düşünüyorum. Hatta bana öyle geliyor ki, -ama tabii yanılıyor da olabilirim- Türkiye gibi coğrafya ve tarihiyle, iki uygarlık, iki kültürel ve dinsel geleneğin sınırında bulunduğundan dolayı şu ya da bu biçimiyle evrenselin emperyalizmi ile temelinde bu emperyalizme gösterilen, çoğunlukla karanlık ve gerilemeye yönelik tepkiler olan tikelcilik ve geleneğin iddiaları arasında, akıl için hem kurmaca hem de çılgınca bir çatışma riskine özel olarak açık bir ülkede, her yerde olduğundan daha yararlıdır. Kitabın 1.-5. bölümleri arasında kalan kısmı, bir felsefeci ve bir antropolog olarak da Bourdieu’nün tecrübelerinin izini açıkça yansıtsa da, daha çok onun sosyolojiye yaptığı katkılardan oluşuyor. İlk bölüm, yazarın fizikten sosyal bilimlere taşıdığı ‘alan’ kavramı ve ona dayanarak oluşturduğu ‘toplumsal uzam’ kavramı üzerinden toplumsal tabakalaşma konusuna katkılarına değiniyor. Burada Bourdieu’nün Cassirer ve Bachelard gibi bilim felsefecilerine borçlu olduğu bağıntısal epistemolojinin çalışmalarının biçimlenişinde kapladığı yer açıkça gösteriliyor. Metin açıldıkça, ilk olarak La Distinction kitabında biçimlendirilmiş kavramsal tabanın genişlediğine tanık oluyoruz: Sermaye kavramının iktisattaki kullanımıyla benzeşim kurularak yaratılmış kültürel sermaye kavramı– terimi bu biçimde ilk kullanan Bourdieu olmasa da bugün 'kültürel sermaye' neredeyse her zaman onun adıyla birlikte anılmaktadır- , yaşam tarzı, tarihsel değişim ve sınıf konumu arasında bağlantı kuran habitus, yatkınlık ve toplumsal konum kavramlarının tanım ve tarifleri “Toplumsal Uzam ile Simgesel Uzam” başlıklı bu bölümde işleniyor. İkinci bölüm, kültürel ve simgesel sermaye kavramlarını, bu sermayelerin edinilmesinde ya da bunlardan yoksun bırakılmakta okul kurumunun oynadığı rolle birlikte ele alarak, onların olgusal içeriğine örnekler sunuyor. Üçüncü bölümün konusu kuruluş ve işleyişleriyle ‘kültürel üretim alanları’. Çağımızda geçerli olan sanat sosyolojilerinin epistemolojik sorunları üzerinde kısaca durduktan sonra Bourdieu, genellikle modern toplumda ‘büyüsü bozulmayan’ bir etkinlik alanı olarak kabul edilen sanatın büyüsünü, onun da başka herhangi bir alan gibi kendisine özgü bir sermaye türüne ve üreticilerinin ve tüketicilerinin (alımlayıcılarının) çıkarlarına dayandığını göstererek bozuyor. İzleyen bölüm “Devlet Zihniyetleri’ genel olarak bürokratik alanın doğuşu ve yapısıyla ilgileniyor; devletin sermaye, aile ve kültürle ilişkilerini ve insan öznelliğinin biçimlenişinde en etkili kurum olduğunu gösteriyor. İlk bölümlerde ortaya konan sosyolojik taban, veriler ve saptamalar kitabın bölümleri arasındaki en önemli bağlantıyı sağlayan ‘toplumsal eylem’in üzerinde biçimlendiği uzamla, onu saran ve kalıba döken yapıların çeşitli haritalarını sunuyordu. “Çıkar Gütmeyen Bir Edim Olabilir mi” bölümü ise, Bourdieu’nün akademik kariyerinin başlangıcında yer eden felsefeye dönüyor ve öznenin kendi eylemini nasıl tasarladığı ve toplumbilimcinin onun eylemini tasarlayışını nasıl tasarladığı sorununu ele alıyor. Kestirmeden gidilirse, Bourdieu başlıktaki soruyu her zaman “Hayır” diye yanıtlar; bununla birlikte özellikle sanat, bilim ve din gibi ya ‘yüceltilmiş’ ya da kendi başına ereği olduğu varsayılan alanlarda eylemler ‘çıkar gütmez’ davranışların bilinçli ‘yarar’ hesaplarına dayanmasalar bile, eyleyicilerin, her alanın oluşturduğu bir yatırım rejimi ve onunla bağlantılı simgesel bir kâr elde etmeye yönelik bilince gelmez bir motivasyona sahip olduklarını (illusio) ortaya koyar. Burada, Bourdieu’nün ‘toplum felsefesi’ denebilecek bir alana en büyük katkılardan birini yapan La Sense pratique ve L’Esquisse d’une theory de la pratique adlı henüz Türkçeleştirilmemiş kitaplarında geliştirilmiş ‘pratik kuramı’yla ilgili önemli ipuçları da bulunuyor. “Simgesel Malların Ekonomisi” adlı bölüm, Bourdieu’nün sosyal bilimler alanına kesin bir biçimde yerleşmesini sağlayan, 1960’ların başında Cezayir’de yaptığı antropoloji/ etnoloji araştırmalarında geliştirdiği yöntem ve kavramların Batılı kapitalist toplumlara nasıl uygulanabileceğini gösteriyor. Bu kavramların belki de en önemlileri, maddi/ manevi, bedensel/ ruhsal gibi ikilikleri de kısmen aşmayı sağlayan simgesel mübadele, simgesel sermaye, simgesel ekonomi ve simgesel şiddet kavramları. Bölüm, gerek toplumsal tabakalaşmadaki statülerin örneğin, neden sınıf bilinci ya da sınıfsız toplum aleyhine bu kadar dayanıklı olduklarını anlamak isteyenler, gerekse bir önceki bölümde anlatılan ‘pratik kuramı’nın, -insanların yaptıkları şeyleri neden yaptıkları ve neden ‘öyle’ yaptıkları meselesinin- antropolojik açıklamasını merak edenler için yazılmış gibi. Sekizinci bölüm “Skolastik Bakış Açısı” ve onu izleyen numaralandırılmamış son bölüm “Ahlakın Çelişkili Bir Temeli” yine Bourdieu’nün önceki bölümlerde de zaman zaman ele aldığı skolastik bakış açısıyla, aslında kendisi de belli tikel çıkarlara dayanan ve dayandığı bu çıkarlar gösterilmedikçe bir paradoksa dönüşen evrenselliğin ve evrenselciliğin eleştirisini içeriyor. Bourdieu’nün yaklaşık elli yıl süren bilimsel çalışmalarından doyurucu bir kesit sunan Pratik Nedenler, Bourdieu düşüncesini bütün olarak kavramak isteyenler için uygun bir başlangıç noktası sunuyor. “Benim tasarladığım biçimiyle toplumbilimin, toplumsal olarak zorlanan düşüncenin rutinlerinden, siyasal, dinsel, kültürel tüm hizaya getirme biçimlerinden kurtulmak isteyenler için büyük yardımı olabileceğini düşünüyorum. Hatta bana öyle geliyor ki, - ama tabi yanılıyor olabilirim – Türkiye gibi, coğrafya ve tarihiyle, iki uygarlık, iki kültürel ve dinsel geleneğin sınırında bulunduğundan dolayı şu ya da bu biçimiyle evrenselin emperyalizmi ile temelinde bu emperyalizme karşı gösterilen, çoğunlukla karanlık ve gerilemeye yönelik tepkiler olan tikelcilik ve geleneğin iddiaları arasında, akıl için hem kurmacaya hem de çılgınca tehlikeli bir çatışma riskine özel olarak açık bir ülkede, her yerde olduğundan daha yararlıdır.” Hil Yayın’ın gözden geçirerek ikinci baskısını yaptığı Pratik Nedenler,2002 yılında kaybettiğimiz, günümüz toplum bilimlerinin en yaratıcı ve verimli yazarları arasında yer alan, yapıtlarıyla bu alanda çalışanların yolunu açmaya devam eden Pierre Bourdieu’nün Türkiye’de yayımlanmış ilk kitabıdır. Bourdieu’nün merkezinde eylem kuramının yer aldığı bir dizi konu hakkında, Fransa, Almanya, Japonya, ABD ve Hollanda’da verdiği çeşitli konferanslarda sunduğu metinlerle bunları tamamlayıcı nitelikteki yazıları ve kısa bir röportajdan oluşan Pratik Nedenler, yazarın felsefe, antropoloji ve toplumbilim disiplinlerinden getirdiği olağanüstü birikimi sergiliyor. Bourdieu: Müdahil sosyolog Son on yıldır, küreselleşmeye ve piyasanın buyurganlığına karşı en sert tartışmaları açan Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, 23 Ocak günü Paris'te hayata veda etti. The New York Times, The Guardian, vb. gibi yabancı gazetelerde okuduğum bu haberde olağandışı bir yan yoktu. Hepimiz gibi o da ölümlülerden bir ölümlüydü; kansere karşı savaşımında yenik düşmüş, 71 yaşında ayrılmıştı bu dünyadan. Ama birkaç gün sonra gözüme çarpan bir haber, beni bayağı heyecanlandırdı. Bourdieu öldüğünde, Fransa'nın en önemli gazetesi Le Monde, haberi başsayfadan en kapsamlı biçimde verebilmek için baskısını geciktirme kararı almış ve geç çıkmıştı. Bildiğim kadarıyla, dilimizde üç kitabı yayımlandı Bourdieu'nün: Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine (Çeviren: Hülya Tufan, Kesit Yayıncılık), Televizyon Üzerine (Çeviren: Turhan Ilgaz, Yapı Kredi Yayınları) ve Sanatın Kuralları: Yazınsal Alanın Oluşumu ve Yapısı (Çeviren: Necmettin Kâmil Sevil, Yapı Kredi Yayınları). Bu kitaplarda, gerçekten de, günümüz dünyasında olup bitenler üzerine düşünmenin anahtarlarını bulacak; 20. yüzyılın ortalarından 21. yüzyılın hemen başına uzanan dönemde, geniş yığınları çok yakından ilgilendiren sorunlar üstüne kafa yoran, tartışma açan bir sosyologun düşünceleriyle karşılaşacaksınız. Ama gene de, Bourdieu'nün çalışmalarının birkaç belirgin özelliğine ilişkin bilgi sunmak için, onu en iyi bilen meslektaşlarından birine, Berkeley'deki California Üniversitesi'nin sosyoloji profersörlerinden Loic Wacquant'a başvurabiliriz. The Chronicle'dan Scott McLemee, "Üstadı nasıl bilirdiniz?" sorusunu, Refleksiv Sosyolojiye Çağrı adlı kitaba Bourdieu ile birlikte imza atan Wacquant'a sormuş: "Sosyoloji alanındaki bilimsel çalışmalarının meyvelerini, ivedi konularla ilintili kılmaya büyük önem veriyordu. Son yedisekiz yıldır Fransa'daki tartışmalarda çok öne çıkmıştı, ama onun bu tartışmaları tüm Avrupa'da, nerdeyse Fransa'dan daha iyi tanındığı Almanya'da da yakından izleniyordu. Neoliberalizm denen yeni dünya ideolojisine, her şeyin çözümünün piyasada olduğu anlayışına karşı çıkıyordu. Bilim, sanat, medya ve eğitim dünyalarına ilişkin çözümlemeleri, bu alanların, metanın yaklaşan egemenliğinin yok edici ve antidemokratik etkilerinden korunması gerektiğini gözler önüne sermeye yönelikti. Olabildiğince geniş kitlelere kendi başlarına düşünmenin araçlarını vermeyi; dayatılmış düşünce ve savların kabularını kırmalarını, böylece aydınlık ve yurttaşça tartışmalara kolektif olarak katılmalarını sağlayacak eleştirel araçları sunmayı amaçlıyordu. Sanırım, yeni bir Aydınlanma'nın savunucusuydu. Akla ve bilime, bu ikisinin çağdaş toplumlarda oynaması gereken role adamıştı kendini..." Bourdieu'nün ölümü üzerine yayımlanan yazılardan da çıkarabildiğim kadarıyla, bu gündeş düşünür, etkinlik alanının felsefe değil, toplumsal bilim olduğunda diretmişti hep. Fransa'nın "her alanda etkili ve yetkili aydın" geleneğine sert eleştiriler yöneltmiş; günün en can alıcı sorunlarını, serinkanlı bir yaklaşımla, yeniden çatıp biçimlendirmeyi seçmişti. 1968 Mayıs barikatlarındaki gençlerin ellerinde, Bourdieu'nün, Fransa'daki öğrenci hayatının bir çözümlemesi niteliğindeki Vârisler adlı kitabı bulunuyordu. Eğitim sistemine getirdiği yeğin eleştiriler, kendi hayatlarını ve yaşadıkları toplumu anlamalarını sağlayacak araçları sunmuştu öğrencilere. Fransa'da, nerdeyse ölü bir disiplin sayılan sosyolojinin, saygın felsefenin yanında parya muamelesi gördüğü 1960'larda, bir sosyoloji kitabının başkaldıran öğrencilerce böylesine benimsenmesi az yadırgatıcı değildi. Bourdieu, gerçekten de, felsefeden, içine kapanık düşünsel dünyadan uzaklaşarak, tümüyle ampirik araştırmaya bağımlı bir disiplin olarak sosyolojiye yönelmişti. Dünyanın üzerinden uçmak yerine, olup biteni gözlemleyip değerlendirerek ayaklarını yere basmayı seçmişti. Yeniden Wacquant'ın söylediklerine dönecek olursak: "Bourdieu, bilimi topluma uygulamayı uğraş edinmişti. Hem felsefe geleneklerini çok iyi biliyordu, hem de araştırma ve çözümleme tekniklerini. Bu ikisini ustaca kaynaştırması, onu benzersiz bir konuma yerleştiriyordu." Pierre Bourdieu: Cezayir’de İkinci Dünya Savaşı sonrası döneminde yaptığı yaratıcı ve verimli araştırmacılarıyla günümüz sosyolojisinin temel kuramcılarından sayılan Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, habitus, alan, kültürel sermaye, sosyal sermaye, simgesel sermaye, doxa gibi kuramlarıyla sosyoloji tarihine adını yazdırmış bir düşünce ve bilim insanı. Cezayir’de iş ve işçilerin yaşam koşullarını ve Cezayir İç Savaşı’nı farklı açılardan gelecek nesillere aktarmış bir aydın. Pierre Bourdieu, 1 Ağustos 1930’da, Batı Pireneler’in eteklerinde yer alan Béarn iline bağlı Denguin’de dünyaya geldi. 1954’te Fransa’nın en saygın yüksek okulu olan École Normale Supérieure’den, felsefe diplomasıyla mezun oldu. Jacques Derrida, Louis Marin, Emmanuel Le Roy Ladurie’yle aynı sıraları paylaştı, Gaston Bachelard ve Georges Canguilhem gibi epistologların öğrencisi oldu. Sonraki yıllarda, Varoluşçuluk akımının egemen olduğu bir felsefe ortamında çalışmalarını mantık ve bilim tarihi konularında yoğunlaştırdı. Eğitiminin ardından 1954-1955 yılları arasında Moulins Lisesi’nde öğretmenlik yapan Bourdieu, 1955’te askere çağrıldı ve vatani görevini yapmak üzere Versailles’a, daha sonra da savaş karşıtı görüşleri nedeniyle Cezayir’e gönderildi. Askerlikten bir an evvel kurtulabilmek için 1958 – 1960 yılları arasında Cezayir şehrinde bulunan Edebiyat Fakültesi’nde felsefe dersleri verdi. 1960 yılındaki askeri darbe nedeniyle Fransa’ya geri döndü. Eğitmenliğe ve kariyerine Sorbonne ve École des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de devam etti. Düzenli olarak fotoğraf çekmeye askerlik sonrasında başlayan Bourdieu, birbirinden farklı ve hiçbir ahenk taşımayan gerçeklerin iç içe geçtiği, kendisine dokunan durum fotoğrafları çekmeyi tercih etti. Ve bu uğraşısını belgesel oluşturma bilinciyle öylesine ciddiye aldı ki, negatifleri yapıştırdığı defterler tuttu, kullandığı materyalleri özenle ayakkabı kutularında sakladı. Bazen de sırf kendi zevki için karelerde dondurdu anı. Ona göre fotoğraf çekmek, bir çeşit “bakma eylemi”ydi. Cezayir’de dost edindiği profesyonel fotoğrafçılardan teknik destekler edinen düşünür, yaptıkları foto röportajlarında onlara eşlik etti. Gezi amaçlı fotoğraf çekenlerin, deklanşöre basmaktan, doğal güzellikleri kaçırdıklarını düşünüyor, bunu sınıfsal bir ırkçılık olarak nitelendiriyordu. Kendisi ise, yerel halkı ve yaşadıkları ortamları fotoğraf makinesinin içine alırken, odaklandığı konuya ulaşabilmek için makinesinden önce kendi gözünün keskinlik ayarını yapıyordu. Fotoğraf çekmenin zaman zaman sakıncalı olduğu o yıllarda Pierre Bourdieu, Almanya’da satın alıp gizlice Fransa’ya soktuğu, ve o dönemde ‘en iyinin iyisi’ olarak kabul edilen Rolleiflex marka makinesiyle çekiyordu fotoğraflarını. Bu üstten vizörlü makine sayesinde çoğu zaman fotoğraf çektiği anlaşılmıyordu. Ama... kimi zaman da, yerel halktan olmadığı için hayatı tehdit altına giriyordu. Onlara, onlarla ilgilendiği, onların tarafında olduğu, onları dinlemek ve onların neler yaşadıklarını dünyaya aktarabilmek amacıyla orada bulunduğunu anlatmaya çalışıyordu. Damları yakılmamış, ama uçurulmuş köylere gidip resimler çekiyordu. Boşaltılmış evlerde araştırmalar yapıyordu. Etnografik açıdan bakıldığında Bourdieu, çekmiş olduğu fotoğraflarda bölge halklarının yaşam koşullarını ve aynı zamanda bu koşulların içindeki öznel yerini sorguluyordu. Cezayir’le kurduğu bu duygusal bağ ve bu ülkenin insanlarına karşı duyduğu saygı, onların rehabilitasyonu için göstermiş olduğu çabalara yansımaktaydı. Yüz yüze geldiği bu insanlar, merkezde yaşayan ama işini kaybetmiş insanlar, topraklarından atıldıkları için şehre göç etmek zorunda kalmış köylüler, büyük şehirlerde yaşayan statüleri kırılgan aileler, köklerinden sökülmüş milyonlardı... Bu tarz bir ortamda gözlemledikleri, izlenimleri, duyumsamaları, ürettiği düşünceler, aklının ve enerjisinin sosyoloji bilimine doğru ivmelenmesine neden oldu. « Bu kamplara yerleştirilmelerden özellikle kadınlar madur kalıyorlardı. Gün boyunca yaşadıkları nemli gurbilerde (Kuzey Afrika’daki yoksul köylülerin yaşadıkları kamplar) hapis hayatı sürdüyorlardı. Alış-veriş ve su getirme görevini kocaları ve çocukları üstlenmişti: Kocaları Kerkera’dan kovalara, fıçılara, bazen de küplere doldurdukları suları eşek sırtında, yaşadıkları kampa taşıyor, kadınlar da evlerinin kapısında kimselere görünmeden, suları alıp bir köşeye yerleştiriyorlardı. » La Déracinement, S.134 Çektiği fotoğraflar, daha sonradan tutmadığına pişman olacağı günlükler gibiydi Bourdieu için. Her karenin öyküsü zihnindeydi ve onu, kendi öyküsünün bütününe sürüklüyordu. Çünkü ona göre fotoğraf, gözlemleyenin mesafe bildirisiydi. Gözlemlenenle gözlemleyenin arasındaki bu mesafeyi irdelemek, gözlemleyenin kendine dönmesini sağlıyordu. Bu açıdan Cezayir yılları Bourdieu’nün indinde değişimlerin en yoğun şekilde yaşandığı zamanlar oldu. Etnolog Germaine Tillion’un, Aurès bölgesindeki esir kamplarında ölen insanları, nasıl çukurlar kazıp içlerine gömdüğünü anlattığı Ravensbrück adlı eserini okuduğunda garip biri olduğuna inanmaya başlayacaktı Pierre Bourdieu. Cezayir’de çekmiş olduğu fotoğraflarla bir yandan insan manzaralarını gözler önüne sererken diğer yandan da Fransız istilası hakkındaki kişisel eleştirisini ortaya koyuyordu. Her şeyden önce bilimsel bir çalışma içerisindeydi. Her sabah saat altıdan gecenin üçüne kadar çalışıyordu. Bu tempoya onunla birlikte ayak uydurabilen yalnızca -daha sonraki yıllarda “Cezayirli Sokrat” adıyla tanınacak- sosyolog Abdelmalek Sayad oldu. Bourdieu farklı fotoğraf çekim teknikleri kullanıyordu. Bazen araştırmasına odak aldığı nesneyi değişik açılardan alıyordu, bazen de makinesini bir noktaya sabitleyip, objektifine takılan farklı konu ve oyuncuları resmediyordu. Ortaya çıkan sonuçlar, hem hümanist fotoğrafçılığın hem de görsel antropolojinin ürünleriydi. Aynalı fotoğraf makinesiyle çalıştığı için fotoğraflarına hep bir derinlik hakimdi. Pierre Bourdieu, bazen tesadüflerin, ölümle yaşam arasındaki çizgiyi inceltebildiği bir savaş ortamında çekmiş olduğu bu içten fotoğraflarını, her ne kadar önceleri şüpheci bir tutumla çekinmiş olsa da daha sonra sanatsal ve estetik kaygı güderek, sergilenmesi ve kamuoyuna tanıtılması amacıyla merkezi Avusturya’nın Graz şehrinde bulunan ve çağdaş sanat projeleri üzerinde çalışmalar yapan Camera Austria’ya teslim etti. 2000 yılında ortak çalışmaya başladığı Franz Schultheis ve Christine Frisinghelli’nin çabaları sonunda, Bourdieu’nün vefatının birinci yılında, 23 Ocak 2003 günü Paris’teki Institut du Monde Arabe’da söz konusu fotoğraflar, düşünce ve kültür dünyasının ilgisine sunuldu. Ardından da 15 Kasım 2003 - 8 Şubat 2004 tarihleri arasında Kunsthaus Graz’ta, “Pierre Bourdieu Cezayir’de: Köksüzleşmenin Tanıklığı” (Pierre Bourdieu in Algerien: Zeugnisse der Entwurzelung) adlı bir sergi gerçekleştirildi. Bourdieu, Schultheis’la yapmış olduğu söyleşilerden birinde Cezayir’de yüzlerce fotoğraf çektiğini, bunun yanı sıra yaklaşık 1000 kadar fotoğrafın da, taşınmalar sırasında kaybolduğunu açıklayacaktı. Franz Schultheis ve Christine Frisinghelli, bu sergiye ilişkin olarak bir de kitap yayınladılar. Kitapta, Bourdieu’nün 1956-1961 yılları arasında çekmiş olduğu fotoğrafların yanı sıra, aldığı notlar, kuramlarından ve kitaplarından alıntılar, Schultheis’ın Bourdieu’yle yapmış olduğu bir röportajın metni ve Frisinghelli’nin Bourdieu’nün fotoğraf albümleri üzerine yazmış olduğu notlar yer alıyordu. Karşı Sanat Çalışmaları, Kasım 2006 - Mayıs 2007 tarihleri arasında Türkiye'deki sosyal bilimcileri, Pierre Bourdieu'nün bütün eserlerini ve yöntemlerini bir araya getirmeyi amaçlayan bir atölyeler dizisi düzenledi. Bu çalışma kapsamında, Fondation Pierre Bourdieu işbirliği ile 2 Mayıs 2007 - 2 Haziran 2007 tarihleri arasında “Pierre Bourdieu: Cezayir’de. Köksüzleşmenin Tanıklığı” isimli fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Paris ve Graz’ta düzenlenen sergilerin tekrarı niteliğindeki bu serginin küratörleri, Camera Austria Graz’tan Christine Frisinghelli ve Cenevre Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Pierre Bourdieu Vakfı’ndan Franz Schultheis. Sergi kapsamında ayrıca İstanbul Teknik Üniversite Maçka Yerleşkesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde de bir dizi konferanslar düzenlenmektedir. Kaynakça: In Algerien Zuegnisse der Entwurzelung, Pierre Bourideu; Edition Camera Austria, Graz, 2003 Images d’Algérie Une Affinité Élective, Pierre Bourideu; Actes Sud, 2003 Pratik Nedenler, Pierre Bourdieu; Hil Yayın, 2005 istanbourdieu.org wikipedi.orgkarsi.com camera-austria.at
06 Apr 2008
ARAŞTIRMA METNİ ÇÖZÜMLEME ÖDEVİ II
METOD II ARAŞTIRMA METİNLERİNİ ÇÖZÜMLEME ÖDEVİ II Mart 2008 Grup 11 Grup üyeleri: Gökhan Üzüm 36, Zehra Tayanır 35, Gülşen Karadöl 30, Pınar Yılmaz 49, Çetin Zengin 23 Raportör: Gülşen Karadöl Grup sözcüsü: Pınar Yılmaz Fotokopi sorumlusu: Çetin Zengin Ayşe Esmeray Yoğun Erçen.2007. “Öğretmenlerin Mesleki Tükenmişlik Düzeyleri Mersin İlinde Karşılaştırmalı Bir İnceleme,” Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi 3(34):1–8. 1.Araştırma Konusu: Öğretmenlerin mesleki tükenmişlik düzeyleri mersin ilinde karşılaştırmalı bir inceleme Konunun başlığa yansıtılmasında gereksiz sözcük kullanılmıştır. Önerimiz: “Öğretmenlerin mesleki tükenmişlik düzeyleri” 2.Araştırma sorusu: Sayfa 4’teki araştırma sorularında her değişken için bir soru hazırlanmıştır; fakat bu değişkenler bir soru içerisinde ifade edilebilirdi. Önerimiz: “Öğretmenlerin mesleki tükenmişlik düzeyleri ile demografik özellikler arasında ilişki var mı?” 2.1.Bağlam: Giriş bölümünde spesifik soruna bağlam oluşturulmuştur. Sorun detaylı bir şekilde tanımlanmıştır. Bu sorun da öğretmenlerin sosyal, mesleki ve özel alanlarda ki rolleri arasında bocalamaları, bağlam içine oturtulmuştur. 3.Araştırmanın Yeri ve Birimi Yer: Mersin il merkezi Analiz biriminin nesnesi, öğretmenlerdir ve analiz bireysel düzeyde gerçekleştirilmiştir. 4.Değişkenler: Bağımlı Değişken: Mesleki Tükenmişlik Düzeyleri (3 düzey) Bağımsız Değişken: Demografik Özellikler • Medeni durum • Yaş • Cinsiyet • Kurum • Deneyim süresi 4.1.Operasyonel Tanımlar, Kavramlaştırma ve Kategoriler Bağımlı değişken: Mesleki Tükenmişlik: Duygusal tükenmişlik, duyarsızlaşma ve kişisel başarı duygusunda eksilme olarak tanımlanmıştır (s.1). a) Duygusal tükenme: Kişinin yaptığı iş nedeniyle aşırı yüklenilme ve tüketilmiş olma durumudur (s.1). b) Duyarsızlaşma: Kişinin hizmet verdiği kuruma karşı, onların kendilerine özgü birer birey olduklarını ihmal ederek, onlara karşı duygudan yoksun biçimde tutum ve davranışlar sergilemesi olarak tanımlanmaktadır (s.1). c) Kişisel başarı duygusunda eksilme: Sorunun başarı ile üstesinden gelme ve kendini yeterli bulma duygusunda eksilme durumu olarak tanımlanmaktadır (s.1). Mesleki tükenmişlik düzeyi: Göreli düzeyleme yapılmıştır. Araştırmada mesleki tükenmişlik düzeyini ölçmek için Maslach ve Jackson tarafından geliştirilen Maslach Tükenmişlik Envanteri kullanılmıştır. Bu ölçekte 22 madde yer almaktadır. Ankete demografik özellikleri belirlemeye yönelik 10 soru daha eklenmiştir. Tükenmişlik ölçeğinde 5’li likert ölçeği kullanılmıştır. Kavramsal tanımlar nettir. Bağımsız Değişken: Kavram Değişken Değişken kategorileri Cinsiyet cinsiyet türü kadın/erkek Bireyin biyolojik kimliği Kurum kurum türü devlet/dershane Bireyin çalıştığı kurum (yaş) Yaş yaş düzeyi 20–25/26–32/33–38/39–44/45–49/50 üstü Öğretmenin belirttiği yaş Medeni hal medeni hal türü evli/bekâr Öğretmenin belirttiği medeni durumu (yıl) Deneyim deneyim süresi 0–5/6–11/12–17/18–23/24–29/30 üstü Kaç yıldır öğretmenlik yaptığı Kategoriler birbirini dışlayıcı ve tüketici olarak tanımlanmıştır(ss. 5–6). 5. Beklenti: • Erkek öğretmenlerin duyarsızlaşma düzeyi kadın öğretmenlerden daha yüksektir (s.5). • Devlet liselerinde çalışan öğretmenlerin kişisel başarı duygusu dershanede çalışan öğretmenlerden daha yüksektir (s.5). • Erkek öğretmenlerin tükenmişlik düzeyleri kadın öğretmenlerden daha yüksektir (s.6). • Dershanede çalışan öğretmenler, devlet liselerinde çalışan öğretmenlerden daha yüksek düzeyde mesleki tükenmişlik yaşadıklarını beyan etmektedirler (s.6). • Yaş aralığı 26–44 grubunda yer alan öğretmenler yüksek düzeyde tükenmişlik hissettiklerini beyan etmişlerdir (s.6). • Kişilerin yaşı arttıkça deneyimleri artmakta ve mesleki tükenmişlikleri azalmaktadır (s.7). Girişte belirtilen beklentiler net değildir. Bu beklentiler bulgular ve sonuç bölümünden alınmıştır. Beklentiler üzerinde düzeltme yapılacak olursa: Dershanede çalışan öğretmenlerin mesleki tükenmişlik düzeyleri devlet liselerinde çalışan öğretmenlerden daha yüksektir (4. madde). 6.amaç: Araştırmanın amacı, betimlemedir. Araştırmacının gerekçeleri; “Yaş, medeni durum, çocuk sayısı, eşin mesleği, mezun olunan okul, kişisel beklentiler, kişilik ve özel hayattaki motivasyon tükenmişliğe etki eden kişisel nedenler arasında yer almaktadır (s.2).” “ Bunun yanında tükenmişliğe neden olan örgütsel faktörler arasında iş yükü, kontrol, ödüller, aidiyet ve değerler belirtilmiştir(s.3),” açıklamaları yapılmıştır; fakat araştırmacı beş bağımsız değişkenin mesleki tükenmişlik düzeyi ilişkisine bakmıştır. Bu da alternatif tüm hipotezlerin sorgulanmadığının göstergesidir. Alternatif tüm hipotezlerin sınanmadığına dair makalede birkaç gerekçe daha yer almaktadır. “Öğretmenlerin mesleki tükenmişlikleri ile cinsiyet, kurum türü ve yaş gibi demografik faktörler arasında istatistiksel anlamda bir ilişki gözlenmiştir (s.7, 3. para.).” “ Araştırmada öğretmenlerin mesleki deneyim süresi ve medeni durumunun mesleki tükenmişliği açıklamada ilişkili olmadığı saptanmıştır (s.7, 6. para.).” Değişkenler arasındaki ilişkiye bakıldığı için bu bir betimleme çalışmasıdır. 7.Evren, Örneklem ve Örneklem Seçme Tekniği Evren: Mersin il merkezindeki devlet liselerinde ve üniversite sınavlarına hazırlık eğitimi veren özel dershanelerde çalışan öğretmenlerin tamamıdır (s.4). Örneklem ve büyüklüğü: 228 öğretmen (121’i devlet liselerinde, 107’si dershanelerde çalışmaktadır). Örneklem kendisine ulaşılabilen ve araştırmaya katılmayı kabul eden öğretmenlerden oluşmaktadır. Örneklem seçme tekniği: Araştırmacı rastlantısal bir seçim yapmayı hedeflemiş; fakat bu rastlantısallığı sağlayamamıştır. Bunun nedeni olarak bazı sorunlarla karşılaştığını belirtmiştir (bkz. s.8). Aynı zamanda örneklemin, evrenin yüzde kaçını temsil ettiği belirtilmemiştir. 8.Veri Toplama Tekniği Araştırmada anket yoluyla veri toplanmıştır. Araştırmanın analiz biriminin nesnesi; öğretmen, düzeyi bireysel olduğundan ve tutum ölçtüğünden dolayı en iyi veri toplama tekniği ankettir. 9.Sunuş ve Yorumlar Kavramsal çerçeve beklentiler ile örtüşmektedir. Bulgularla desteklenmiş birçok nokta vardır. Bununla ilgili birkaç nokta gösterilebilir. Bunlar sayfa 3’teki: Tümkaya (1996), Murat (2000), Dworkin (2001), Örmen (1992), Ergin (1996), Pines (1993), Izgar (2001). Tablo kullanımı yeterlidir. Tablolarda bütün değişkenlerin ilişkilerine bakılmıştır (bkz. ss. 5–6). 10.kaynak kullanımı İddiaları destekleyecek yeterli kaynak kullanılmıştır. 5 kitap ve 28 dergi kullanılmış kitap ve dergi sayısı dengeli değildir. Araştırmada; 8 tane 4 yıllık veya daha yakın tarihli, 11 tane 6–11 yıllık, 9 tane 12–15 yıllık, 5 tane de daha eski tarihli kaynak kullanılmıştır. Kaynak yeniliği bakımından orta düzeyde sayılabilir. 11.İmla, Gramer, Vuruş ve Yazım Hataları • (s.1, 3. para.)… tanımlamışladır, • (s.7, 2. para.)… erkelere göre, • (s.7, 7.para.) … yukarda, vuruş hataları görülmüştür.
28 Mar 2008
Gençlere, insanlığa hizmet etmek gibi yüksek hedefler gösterilmesi ailenin ve eğitim kurumlarının temel görevidir. Buna, toplumun menfaatlerini toplum adına koruma görevini üstlenmiş olan basın-yayın kuruluşlarının sorumluluğu da eklenebilir. Günümüzde ise medya ve özellikle de televizyon, ailenin çocuk üzerindeki tesirini kırıyor ve çocuğun gelişim sürecinde ağırlıklı bir yer ediniyor. Aslında, herkesin üzerinde uzlaşacağı ülke yararı gibi ortak paydalar açısından bile müsbet yönlendirmelerde bulunma istikametinde bir endişesi olmayan bu iki tarafı keskin bıçak, genel itibariyle menfiyi söz konusu ediyor ve bunu da daha fazla ilgi çekme, daha yüksek oranda izlenme (rating) uğruna yapıyor. Anne-babanın kültür seviyesinin düşük olması, aile ile okul çevresinin değer yargıları arasındaki farklılıklar, ayrıca bugünkü eğitimin bıktırıcılığı da medyanın daha etkili olmasına yol açıyor. Birçok anne-baba, yaşının gereği enerji dolu olan ve yerinde duramayan çocuğunu nasıl yönlendireceğini bilemiyor. Sonuçta gayesiz, gayesiz olduğu için de ne yapacağını bilemeyen, ailesinin kendisini anlamadığını düşünen (bunda haksız da sayılmaz) genç insan için sokak anarşisinden futbol çılgınlığına, uyuşturucu kullanma merakından araba çalma macerasına, ideolojik angajmanların heyecanını tatma isteğine kadar çok geniş bir tehlike yelpazesi açılıyor. Bütün bu olumsuz yönelişler, şiddet filimlerini, cevap getirilemeyen her türlü tatminsizlik örneğini sıkça işleyen, futbolu insan hayatının en önemli konusuymuş gibi gündemin birinci maddesi haline getirip toplumun gerilimini artıran medya terörünün ürünü olarak ortaya çıkıyor. Ailedeki zaaf okulda idealist öğretmenlerin gayretiyle nötralize edilmediği takdirde, gayesiz hale gelen gencin anormalliklerini dizginleyebilecek gerçekçi hiçbir fren sistemi kalmamış oluyor. MEDYANIN VERDİĞİ İnsanların medya ve devlet tarafından kolaycılığa teşvik edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Kolay kazanmaya, kolay yoldan bol para getiren işler edinmeye, totoya, lotoya, ganyana, piyangoya, televizyondaki yarışma programlarına, gazete promosyonlarına çağırıyor bizi, dört bir yanımızdan gelen sesler ve görüntüler. Uzun uzun okumayı ve düşünme gerektiren, araştırmaya dayanan çabalar ise sözü edilmeye değer bulunmuyor medya tarafından. Mesela, hemen her televizyon kanalı sadece kendisini izlememizi salık veriyor. Bir an için, evde bulunan insanların hiçbir şey yapmadan sadece televizyon seyrettiğini varsayalım. Bu insanlar ekranda nelerle karşılaşacak?Ağırlıklı olarak müzik, şiddet filmi, spor ve güldürü programlarıyla. Peki böyle bir ülkede kim düşünce üretecek, kim kendisinde düşünce geliştirme isteği ve gücü bulacak, kim ülkenin önünü açacak, kimler lokomotif olacak? Televizyon kanallarının buna da bir açıklık getirmesi gerekiyor, Fakat büyük kısmı itibariyle onlar bunu yapmıyorlar. Magazin programlarında bir şarkıcının kedisinin nelerden hoşlandığı haber olurken, spor programlarında ise bir gol pozisyonunun ofsayt olup olmadığı dakikalarca tartışılabiliyor. Her akşam düzenli olarak haberlerin sonunda takımların form, futbolcuların sakatlık durumu istatistiki olarak veriliyor. Lig şampiyonunu belirleyecek olan maç, gazeteler ve televizyon kanalları tarafından on beş gün öncesinden ülke gündemine oturtuluyor. Gitgide gerilim artırılıyor ve maç, sanki ülkenin kaderini değiştirecek bir olaymış gibi lanse ediliyor. Başta gençler olmak üzere birçok insan, en önemli konunun bu olduğu düşüncesini taşımaya başlıyor ve ortaya bir futbol çılgınlığı çıkıyor. Ardından televizyon kanalları gençlere tavsiyede bulunuyor: “Sakın taşkınlık yapmayın!”. Bu trajikomik bir durum. Sonuçta medya suni fakat ülkeye zarar getiren gündemler oluşturuyor ve bunun sonuçlarının sorumluluğunu da üstlenmek istemiyor. Zaten kimse de bunu ona sormuyor. Diğer yandan aynı kanallar mesela İstanbul’da Sokullu Kütüphanesi’nin ilanla okuyucu araması, bütün günlük gazetelerin ve 100’e yakın süreli yayının geldiği kütüphaneye kimsenin uğramaması garabetini de sadece ilgi çekici bir haber olduğu için veriyor. Yoksa, ‘bu vehametin sebepleri nedir, toplum nereye gidiyor, değer yargıları nasıl ve neden değişiyor, insan hayatının denge şartları nedir; insanın kendisiyle baş başa kalması, zihni (entelektüel) faaliyeti, orijinal fikirler üretmesi, toplumun sağlıklı bir dinamizme sahip olması açısından ne anlam ifade eder ve bu hangi ortamlarda, nasıl gerçekleşir?” gibi sorular Türkiye’deki basın ve medya kuruluşlarının ilgi alanına girmiyor. Çok büyük kısmı itibariyle medyatik yönlendirmenin mahkumu olan edilgen durumdaki kamuoyu da artık okumayı sevmiyor ve bunu çok sıkıcı bir uğraş olarak değerlendiriyor. Bu beyin terörü karşısında ancak, zihni medya tarafından saf dışı bırakılamayan idealist insanların ayakta kalma şansı var ve bu insanların baskı grupları oluşturabilmesi çok önemli. Topluma hitap eden her kişi ve kurumun toplum karşısındaki görev ve sorumluluğu ve bunların sınırı bu şekilde sadece hukuki değil sosyal ağırlık oluşturma yoluyla da belirlenebilir. Basın-medya kuruluşları insanların ve toplumun zihin faaliyetini durdurma, köreltme hakkına sahip olmadığı gibi, kendi çıkarları için yaptıkları her faaliyetin hesabını vermek, rating uğruna ülke adına yol açtıkları her zararın faturasını da ödemek zorunda olmalıdırlar. İşte bu da, devlet kontrolünden ziyade kamuoyunun bilinçlenmesine bağlıdır. ENFORMASYON DEVRİMİ VE BİR ÖRNEK Sadece yazılı basının bulunduğu, ve onun da az sayıda insana ulaşabildiği geçen yüzyılın sınırlı haberleşme şartlarından milyonlarca basan gazetelerin, yüz milyonlarca insana hitap edebilen televizyon kanallarının insan hayatını doğrudan etkilediği süratli ve global enformasyon çağına girildi. İnsanların dünya görüşünü, hayat anlayışını, tavır ve alışkanlıklarını belirleyen ve toplum yapısına tesir edebilecek köklü değişikliklere yol açan televizyon olgusuna bigane kalmayan ülkeler de var. Fransa’da resmi politikaları toplum adına izleyen ve devlet organları arasında bir çeşit ayrı güç konumunda bulunan Fransa Enstitüsü 1990’lı yılların başında televizyonun sorumlulukları üzerinde düşünmek için bir komisyon oluşturdu. Komisyon çalışmasının sonuçları gayet açıktı. “Diğer hiçbir bilgi kaynağı insan zihni ve özellikle de ile buluğ çağındaki çocuklar üzerinde televizyonun sahip olduğu etkiye sahip değildir. İki önemli olgu dikkat çekmektedir: Görüntülerin büyüleyiciliği ve bunların yol açtığı taklit arzusu… Çocuğun davranışı, gördüğünü aynen yapmaya çalışmak şeklinde olmaktadır. Gençlerin seyrettiği şiddet ve cinayet sahneleri, içlerinden bazısının (yapısı daha uygun olanların) zihninde denenebilecek hareketler olarak algılanmaktadır. Deneysel gözlemler de televizyonun olağanüstü, bağlayıcı, kristalleşmesinde rol oynayacak kalıcı alışkanlıklar edinmesinde ve genel formasyonunda okulunkinden daha güçlü bir etkiye sahiptir. Totaliter ülkelerde hükümetler bunu iyi anlamışlardı ve orada televizyon, ideolojik köleliği sağlayan en önemli araç haline gelmişti. Hür dünyada ise bu amaçla kullanılmasa da, gelecek nesillerin kalitesi ve bağlı olunan değerlerin korunmasındaki etkinlikleri, toplumun ayakta kalma ve varlığını sürdürme gücünü koruma şansı görsel yayın politikasına yakından bağlıdır. Bilim ve toplumun birlikteliği bu politikanın sağlıklı belirlenme sürecinde kendine bir yer edinmelidir.” Problem söz konusu komisyona o kadar hayati göründü ki, Devlet Başkanı’nın katıldığı bir toplantı düzenlendi ve düşünceler kendisine aktarıldı. Enstitüye göre, televizyon bugün bir vahşet aracı olduğu gibi yarın bir çöküş sebebi de olabilecektir. Fransız Büyük İhtilali’nin o dönemde toplum dokusu ve kitle hareketleri üzerindeki tesirinin bugün Fransız medyasının sosyal rolü, hafta uluslararası ilişkilerdeki ağırlığı ile boy ölçüşemeyeceği bir gerçek. Bu, en azından iletişim hızı, enformasyon ağı ve televizyonun ulaştığı ufuklar açısından böyle. Medya kuruluşlarının, ekonomik güç olma hırsı ve devlet politikalarını yönlendirme isteği de göz önüne alındığı takdirde medya gücünün boyutları çok daha iyi anlaşılabilmektedir. Hiçbir ülkenin, etki alanı dışında kalamadığı bu rüzgra medya devrimi de diyebiliriz. Çözümsüzlüğün dayatıldığı, toplumun sadece hayvani hisleriyle yaşayan insanlar yığını haline getirilip ümitsizliğe itildiği, sonuçta hak arayışından kazanç elde etme şekline, haksız bir uygulamanın düzeltilmesi isteğinden, olağan insan ilişkilerine kadar insanların kanun dışı güçlerden medet umar hale getirildiği bizim ülkemizde de meseleyi bu şekilde derinliğiyle ele alma zamanı çoktan geldi. Bunu, toplumun günden güne dışarıya daha kötü yansımalarla vuran cinnet halinden ve dökülen kanlardan anlıyoruz. Burada en büyük görev, yazılı ve görüntülü yayıncılığı toplum huzuru adına yapma gayreti içinde olan gazetelere ve televizyon kanallarına düşüyor. Bu anlayıştaki yayın kuruluşlarının sayısının artması ve mevcut olanların da daha sorumlu (sorunlu değil!) yayın yapması dileğiyle…
21 Feb 2008
SOSYAL HİZMETLERDE SOSYOLOG KADROSUNUN GEREĞİ
SOSYAL HİZMETLERDE SOSYOLOG KADROSUNUN GEREĞİ Toplumu, toplumsal ilişkileri, olayları, kurumları ve toplumsal değişmeleri, insan ilişkileri, davranışları ve etkileşimlerini neden-sonuç ilişkileri çerçevesinde inceleyen sosyoloji; sosyal hizmetlerin temelinde olan bilim dallarından birisidir. Sosyologlar, insan ilişkilerini ve davranışlarını toplumsal yapı ve değişme çerçevesinde araştırırlar. Toplum içinde birey gerçekliğinden hareketle, insan davranışları toplumsal ilişkiler ve etkileşim bağlamında anlamlıdır. Sosyologlar, aileden başlayarak eğitim, hukuk, ekonomi, siyaset, din vb. kurumlardaki sosyal davranış örüntülerini inceler. Sosyal problemler saptanır ve çözüm önerileri geliştirilir. Sosyolojinin, dolayısıyla sosyologların bu betimlenen kısa tanımından hareketle, insanların bulunduğu her kurumda sosyologların görev yapmasının gerekliliği ve önemi yadsınamaz. Son zamanlarda, Malatya’daki Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu 0-6 Yaş Grubu Malatya Çocuk Yuvası’nda yaşanan ve medyada yer alan vahşet dolu şiddet görüntüleri çerçevesinde gündeme gelen, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yeniden yapılanması için yasa tasarısı hazırlandığı ve bu yasa tasarısı için sivil toplum kuruluşlarından öneriler beklendiğini, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı açıklamıştır. Medyadan edindiğimiz bilgilere göre, yeniden yapılanmada koruyucu ve gönüllü aile sisteminin oluşturulması hedeflenmektedir. Gerek koruyucu aile sisteminde gerekse sosyal hizmetler kurumlarında (çocuk yuvaları, yetiştirme yurtları, huzurevleri vb. gibi) korunan ve barınan çocuk, genç ve yaşlılara verilen sosyal hizmetlerin denetlenmesi önem taşımaktadır. Bu çerçevede, sivil toplum kuruluşlarının ve halkın, sosyal hizmet kurumlarıyla ilgilenmeleri ve denetlemesinin önü açılmalıdır. (Sosyal Hizmetler İzleme Kurulu gibi). Bunun yanında sosyal hizmetlerin işlevselliğini artırmak için profesyonel olarak sosyologların görev yapması daha yararlı olacaktır. Yeni hazırlanan Sosyal Hizmetler Yasa tasarısında, Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü merkez ve taşra teşkilatlarında “Sosyolog Kadrosu”na yer verilmelidir. Hazırlanan yasa tasarısında, Adalet Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu ve 20.07.2005 tarih ve 5402 sayılı “Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanunu” örnek alınabilir. Bu yasada, psikolog ve sosyal çalışmacı yanında sosyolog kadrosu da bulunmaktadır. Çocuk yuvaları, yetiştirme yurtları ve huzurevleri ile yeni yapılanacak olan koruyucu aile sisteminde sosyologlar; sosyal araştırma yapmalı, sosyal hizmet işleyişini izleyip denetlemelidir. Böylece, olası problemler önceden belirlenip önlemler alınabilir. Sosyologlar, araştırma, gözlem yapma ve izleme yanında; kurum içindeki ve dışındaki halkla ilişkiler faaliyetini de yürütebilirler. Sosyologlar, kurum içindeki çalışanların birbiriyle uyumu, görevlilerin hizmet verilen bireylerle (çocuk, genç ve yaşlı) uyumlu etkileşimi, sosyal faaliyetler, rehberlik, kurumun halkla ilşkileri vb. görevleri yapacak donanımda yetiştirilmektedir. Sosyal hizmetler, sosyolojik bakış açısı ve uygulaması olmadan başarılamaz. Bunun için de, sosyal hizmetler alanında sosyologların istihdamının önemi yadsınamaz bir gerçekliktir. Sosyal hizmetler kurumlarında, sosyologların istihdamı önemli bir boşluğu dolduracaktır. İnsanımıza ve toplumumuza önem veriyorsak ve sağlıklı bir toplum istiyorsak, sosyologlara gereken önemi vermek zorundayız. Çağdaş toplumlarda sosyologların önemli işlevleri vardır. İnsanların olduğu her ortam, sosyologların da profesyonel olarak bulunmaları gereken yerlerdir. Sosyolog kadro kanununun çıkarılması konusunda, 18-20 Mayıs 2004 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen IV. Aile Şurası’nda kabul edilen ve “Kent Yoksulluğu ve Aile Komisyonu”nun sonuç raporundaki öneri şu şekildedir: “Başta aileden sorumlu Devlet Bakanlığı olmak üzere, diğer Bakanlıklar ve yerel yönetimler ile eşgüdüm içinde, kentsel alanlarda “Sosyal Danışma ve Destek Merkezleri” kurulmalı ya da bu amaçla hizmete açılmış olan “Toplum Merkezi”, “Aile Danışma Merkezi” gibi kuruluşlar yaygınlaştırılmalıdır. Bu merkezlerde, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, sosyologlar, avukatlar, ev ekonomisti ve çocuk gelişim uzmanları eşgüdüm içinde görev yapmalı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, “Sosyolog Kadro Kanunu”nun hazırlanarak çıkartılması ve bu bağlamda kurumlar için gerekli olan meslek elemanlarının özendiriciliğinin sağlanması.”(IV.Aile Şurası Kararları, 18-20 Mayıs 2004, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yayınları, Ankara). Aile Şurası’nın yapılış gayesi, durum saptama ve önerilerden hareketle politika geliştirme olmalıdır. Bizzat Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın düzenlediği IV. Aile Şurası’nda alınan her karar önemsenmelidir. Aile Şurası’nda alınan kararda önerilen yapılanmalar yanında, yeni hazırlanan yasa tasarısında Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumları’nda sosyologların istihdamının önünü açmak, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkisindedir. Sosyal bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, sosyal hizmetler alanında sosyologlara görev vermesi bir gerekliliktir. Toplumu, toplumsal ilişkileri, olayları, kurumları ve toplumsal değişmeleri, insan ilişkileri, davranışları ve etkileşimlerini neden-sonuç ilişkileri çerçevesinde inceleyen sosyoloji; sosyal hizmetlerin temelinde olan bilim dallarından birisidir. Sosyologlar, insan ilişkilerini ve davranışlarını toplumsal yapı ve değişme çerçevesinde araştırırlar. Toplum içinde birey gerçekliğinden hareketle, insan davranışları toplumsal ilişkiler ve etkileşim bağlamında anlamlıdır. Sosyologlar, aileden başlayarak eğitim, hukuk, ekonomi, siyaset, din vb. kurumlardaki sosyal davranış örüntülerini inceler. Sosyal problemler saptanır ve çözüm önerileri geliştirilir. Sosyolojinin, dolayısıyla sosyologların bu betimlenen kısa tanımından hareketle, insanların bulunduğu her kurumda sosyologların görev yapmasının gerekliliği ve önemi yadsınamaz. Son zamanlarda, Malatya’daki Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu 0-6 Yaş Grubu Malatya Çocuk Yuvası’nda yaşanan ve medyada yer alan vahşet dolu şiddet görüntüleri çerçevesinde gündeme gelen, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yeniden yapılanması için yasa tasarısı hazırlandığı ve bu yasa tasarısı için sivil toplum kuruluşlarından öneriler beklendiğini, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı açıklamıştır. Medyadan edindiğimiz bilgilere göre, yeniden yapılanmada koruyucu ve gönüllü aile sisteminin oluşturulması hedeflenmektedir. Gerek koruyucu aile sisteminde gerekse sosyal hizmetler kurumlarında (çocuk yuvaları, yetiştirme yurtları, huzurevleri vb. gibi) korunan ve barınan çocuk, genç ve yaşlılara verilen sosyal hizmetlerin denetlenmesi önem taşımaktadır. Bu çerçevede, sivil toplum kuruluşlarının ve halkın, sosyal hizmet kurumlarıyla ilgilenmeleri ve denetlemesinin önü açılmalıdır. (Sosyal Hizmetler İzleme Kurulu gibi). Bunun yanında sosyal hizmetlerin işlevselliğini artırmak için profesyonel olarak sosyologların görev yapması daha yararlı olacaktır. Yeni hazırlanan Sosyal Hizmetler Yasa tasarısında, Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü merkez ve taşra teşkilatlarında “Sosyolog Kadrosu”na yer verilmelidir. Hazırlanan yasa tasarısında, Adalet Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu ve 20.07.2005 tarih ve 5402 sayılı “Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanunu” örnek alınabilir. Bu yasada, psikolog ve sosyal çalışmacı yanında sosyolog kadrosu da bulunmaktadır. Çocuk yuvaları, yetiştirme yurtları ve huzurevleri ile yeni yapılanacak olan koruyucu aile sisteminde sosyologlar; sosyal araştırma yapmalı, sosyal hizmet işleyişini izleyip denetlemelidir. Böylece, olası problemler önceden belirlenip önlemler alınabilir. Sosyologlar, araştırma, gözlem yapma ve izleme yanında; kurum içindeki ve dışındaki halkla ilişkiler faaliyetini de yürütebilirler. Sosyologlar, kurum içindeki çalışanların birbiriyle uyumu, görevlilerin hizmet verilen bireylerle (çocuk, genç ve yaşlı) uyumlu etkileşimi, sosyal faaliyetler, rehberlik, kurumun halkla ilşkileri vb. görevleri yapacak donanımda yetiştirilmektedir. Sosyal hizmetler, sosyolojik bakış açısı ve uygulaması olmadan başarılamaz. Bunun için de, sosyal hizmetler alanında sosyologların istihdamının önemi yadsınamaz bir gerçekliktir. Sosyal hizmetler kurumlarında, sosyologların istihdamı önemli bir boşluğu dolduracaktır. İnsanımıza ve toplumumuza önem veriyorsak ve sağlıklı bir toplum istiyorsak, sosyologlara gereken önemi vermek zorundayız. Çağdaş toplumlarda sosyologların önemli işlevleri vardır. İnsanların olduğu her ortam, sosyologların da profesyonel olarak bulunmaları gereken yerlerdir. Sosyolog kadro kanununun çıkarılması konusunda, 18-20 Mayıs 2004 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen IV. Aile Şurası’nda kabul edilen ve “Kent Yoksulluğu ve Aile Komisyonu”nun sonuç raporundaki öneri şu şekildedir: “Başta aileden sorumlu Devlet Bakanlığı olmak üzere, diğer Bakanlıklar ve yerel yönetimler ile eşgüdüm içinde, kentsel alanlarda “Sosyal Danışma ve Destek Merkezleri” kurulmalı ya da bu amaçla hizmete açılmış olan “Toplum Merkezi”, “Aile Danışma Merkezi” gibi kuruluşlar yaygınlaştırılmalıdır. Bu merkezlerde, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, sosyologlar, avukatlar, ev ekonomisti ve çocuk gelişim uzmanları eşgüdüm içinde görev yapmalı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, “Sosyolog Kadro Kanunu”nun hazırlanarak çıkartılması ve bu bağlamda kurumlar için gerekli olan meslek elemanlarının özendiriciliğinin sağlanması.”(IV.Aile Şurası Kararları, 18-20 Mayıs 2004, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yayınları, Ankara). Aile Şurası’nın yapılış gayesi, durum saptama ve önerilerden hareketle politika geliştirme olmalıdır. Bizzat Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın düzenlediği IV. Aile Şurası’nda alınan her karar önemsenmelidir. Aile Şurası’nda alınan kararda önerilen yapılanmalar yanında, yeni hazırlanan yasa tasarısında Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumları’nda sosyologların istihdamının önünü açmak, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkisindedir. Sosyal bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, sosyal hizmetler alanında sosyologlara görev vermesi bir gerekliliktir.
21 Feb 2008
SOSYAL PSİKOLOJİ VE GRUP ÇALIªMALARININ ORTAYA ÇIKIªI
Sosyal Psikolojinin ortaya çıkışı Psikolojinin kuruluºuyla aynı yıllara rastlar. Psikolojinin kurucuları olan ve deneysel yöntemi benimsemiº olan William JAMES ve Wilhelm WUNDT psikolojinin araştırma birimi olarak bireyi kabul etmiºlerdir. Onlardan sonra gelen ALLPORT ve THORNDIKE deneysel görüºü daha da ileri götürerek psikolojinin fen bilimlerine benzemesi gerektiğini savunmuşlardır. Dil, toplum gibi kavramların deneysel yöntemlerle açıklanmasının mümkün olmaması, ilk sosyal psikologların düştüğü en büyük yanlıştır. ALLPORT ve McDOUGAL gibi ilk psikoloji kökenli sosyal psikologlar grupları bireyden hareketle açıklamaya çalışırken, SIMMEL ve LeBON gibi sosyoloji kökenli sosyal psikologlar grubun bireylerin toplamından farklı olduğunu savunmuº ve grupları toplumdan hareketle açıklamaya çalışmışlardır. Fakat sosyologların konuyu toplum açısından ele almaları psikologlar tarafından hoº karşılanmamış ve LeBON'un “topluluk beyni” kavramı (insan topluluklarının bireylerinkinden farklı kollektif bir zihni olduğu) gibi sosyolojik kavramlar kabul görmemiºtir. İlk sosyoloji araştırmalarının konusu insanların grup içerisinde performanslarının nasıl etkilendiği olmuºtur. Bu çalışmalar sonucunda ortaya iki önemli kavram çıkmıştır: Toplumsal kolaylaştırma: İnsanların grup içerisinde tek başına olduğundan daha verimli çalışması ki bunun sebebi diğer bireylere kendini kanıtlama isteği ve benzer kiºilerle bir arada bulunmanın verdiği rahatlıktır. Toplumsal kaytarma: İnsanların grup içerisinde tek başına olduğundan daha az çaba göstermesi ki bunun sebebi de sorumluluğun paylaşılması sebebiyle herkese daha az iº düºmesidir (Ör: Halat çekme oyunu) I. DÜNYA SAVAªI SONRASI İlk grup çalışmaları I. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika'da yapılmıştır. Çeºitli etnik grupların kendi içlerindeki iliºkileri ve diğer etnik gruplara karşı tutumlarını ölçme amacı taşıyan bu çalışmalar sayesinde günümüzde de kullanılan LİKERT tutum ölçeği ve SOSYOMETRİ tekniği geliºtirilmiºtir. Bu dönemde sosyal psikoloj çalışmalarına büyük ödenekler ayrılmış, özellikle iºyerinde verimliliği araştıran çalışmalarla, verimin sadece çalışanlara ödenen para ve çalışma ortamına değil, çalışma yerinde ortaya çıkan gruplara da bağlı olduğu anlaşılmıştır. 2. DÜNYA SAVAªI ÖNCESİ Alman Yahudisi Kurt LEWIN'in 1930'larda kaçarak Amerika'ya gelmesi ve orada grup dinamiği merkezini kurması bu döneme rastlar. Bu dönemde özellikle grup birlikteliğinin nedenleri ve sonuçları, liderlerin iºlevleri, liderlik türleri, liderlerin görevleri gibi çalışmalar ideolojik yönleriyle araştırılmıştır. Fakat bu çalışmalar yanlı ve politik yürütüldüğü için güvenirlikleri yeterli düzeyde değildi. Bu dönemde ortaya çıkan en önemli kavram Muzaffer ŞERİF'in otokinetik etki (zifiri karanlıkta bir ışık noktasının sabit olduğu halde hareket ediyormuº gibi görünmesi) araştırmasıyla ilgilenilmeye baºlanan grup normu kavramıdır. 2. DÜNYA SAVAªI SONRASI Bu dönemde grup araştırmalarında patlama gerçekleºmiºtir. Savaºtan dönen askerler devlet desteğiyle üniversitelere devam etmiº ve ortaya çıkan uyum sorunları ve bu kiºilerin yaşadıkları problemler bu çalışmaların artmasına neden olmuºtur. Özellikle 50'lerin sonunda ortaya çıkan Doğu-Batı bloklaşması sonucu yardımlaşma ve çatışma konularında yanlı ve ideolojik çalışmalar yapılmıştır. Bu dönemde yapılan en önemli çalışma yine ŞERİF'in hırsızlar mağarası isimli (çocuklar bir kampta iki rakip gruba ayrılarak aralarındaki çatışma incelenmiº daha sonra bir üçüncü gruba karşı bir araya gelmeleri sağlanarak işbirliği incelenmiºtir) çalışmasıdır. Bu çalışmada çatışma ve işbirliği kavramları bir arada incelenmiºtir. ALTMIªLI VE YETMİŞLİ YILLAR Bu dönemde özellikle THIBAUT ve KELLEY önderliğinde çıkar çatışmaları incelenmiº ve insanların yada gruplarının çıkarlarının birbiriyle çatıştığı durumlarda ne ºekilde davrandıkları araştırılmıştır. Bu davranışlar ekonomiden ve oyun kuramından alınma kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır. KÜÇÜK GRUPLAR SOSYOLOJİSİ DERS NOTLARI – 1 Arº.Gör. Deniz AYDIN SEKSENLİ YILLAR Artan çevre problemleri ve toplumsal sorunlar sonucu kiºilerin topluma ve çevreye duyarsız davranışları, toplum-birey çerçevesinde geliºen çıkar çatışmaları olarak incelenmiº ve toplumsal kaytarma çalışmaları devam etmiºtir. GRUP KURAMLARI Gruplarla ilgili kuramlar tıpkı Sosyolojik kuramlar gibi grupların oluºumunu, yapısını ve iºleyiºini açıklamaya çalışırlar. Bu kuramların birçoğu liderlik, verimlilik, iletiºim, uyma gibi grup süreçlerinin bir kısmını ele alan dar kapsamlı kuramlardır. Bunların yanında grubu daha genel olarak ele alan geniº çaplı kuramlar da vardır. Bu geniº çaplı kuramları sınıflandırırken kullanılan kriterler şunlardır: 1 ) Kuramın insan doğasına iliºkin varsayımları: • Biyolojik / Toplumsal (İnsanı kendi başına veya toplum bağlamında ele alma) • Etken / Edilgen (İnsan davranış ve hareketlerinde özgür müdür, edilgen mi) • Rasyonel / Irrasyonel (İnsan davranışında mantık aranmalı mıdır) • Güdü giderici / Yaratıcı (İnsan sadece güdülerini doyurmaya mı çalışır yoksa yeni birºeyler ortaya koymak da onlar kadar önemli midir) • İyiliksever / Çıkarcı (İnsan sadece kendi çıkarını mı düºünmeye yatkındır yoksa birlikte yaşadığı insanlara da yardım etmek ister mi) Bir kuram, grubu ve onun üyesi olan insanı açıklamaya çalışırken bu yaklaşımların herhangi bir kombinasyonunu kullanabilir. Örneğin bir kuram insanı biyolojik, etken ve çıkarcı olarak kabul edebilir. 2 ) Kuramın birey-toplum boyutundaki varsayımları: • Birey - toplum arasındaki neden-sonuç iliºkisinin yönü (Birey mi toplumu etkiler, toplum mu bireyi) • Birey - toplum iliºkisindeki araştırma birimi (İncelenebilecek en küçük birim hangisidir: birey/grup/toplum) 3 ) Kuramın çeºitli nitelik ve büyüklükteki grupları sınıflandırırken kullandığı kriter ve vurguladığı grup türü (Küçük gruplar, alt gruplar, organizasyonlar vs.) SIMMEL George Simmel 19. yüzyılın ikinci yarısında doğmuş bir Sosyologdur. Simmel gruplarla ilgili kuramlarını oluºtururken birey ve toplum arasında seçim yapmamış, ikisinin birbirinden bağımsız incelenemeyeceğini savunmuºtur. Simmel, bireyi amacı ve gereksinimleri olan toplumsal bir varlık olarak tanımlamıştır. Simmel'e göre özgürlük kavramı ancak birey toplum içerisinde olduğunda ortaya çıkan bir kavramdır. Yalnız bir birey için özgürlük kavramının anlamı olmayacaktır çünkü özgürlük diğer bireylerle etkileºim sonucu ortaya çıkan bir kavramdır. Kiºisel özgürlük güç kavramıyla yakından ilgilidir ve özgürlüğün bir yönü de başkaları üzerindeki egemenliktir. Simmel gruptaki birey sayısının grubun çeºitli niteliklerini belirlediğini savunmuº ve küçük - büyük grup ayrımını yapmıştır. Daha çok iki ve üç kiºiden oluºan grupları ve bunların arasındaki farkları ortaya koymaya çalışmıştır. 2-3 kiºilik gruplar 2 kiºilik gruplar yapıları gereği büyük gruplardan daha yakın iliºkilerin görüldüğü gruplardır. İlişkide sadece iki kiºi bulunduğu için herhangi birinin gruptan ayrılması grubun dağılmasına yol açar, bu nedenle bireyler arasında bağımlılık vardır. Bu bağımlılık durumu bireyler arasındaki eºitlik eğilimini arttırır ve bir kiºinin mutlak egemenlik sahibi olmasını engeller. Grup çoğunluğu kavramı olmadığı için uzlaºmaya varmanın tek yolu her iki kiºinin de aynı fikirde olmasıdır. Bu da genellikle uzlaºamamaya yol açar. Eski Roma'da yönetimde ikili gruplar yerine üçlü gruplar oluşturulmasının nedeni de uzlaşmayı kolaylaştırmaktır. İkili gruplarda sadece bireyin yerine getirdiği iºlevler değil (anne, iºçi, öğrenci) kiºisel özellikleri de önemlidir (evlilik, arkadaşlık). Bu yüzden de ikili gruplarda kiºilerin yeri doldurulamaz çünkü bireyler birbirleriyle yakın iliºkidedir. 3 kiºilik gruplarda iliºkiler daha farklıdır. İkili gruplarda bireyler birbirleriyle direkt iliºki içerisindeyken üçlü gruplarda hem direkt hem de 3. kiºi üzerinden dolaylı iliºki kurarlar. Örnek vermek gerekirse bir ailede erkek hem kadının kocası (direkt iliºki) hem de çocuklarının babasıdır (çocuklar üzerinden dolaylı iliºki). Bu durumda iliºkideki 3. kiºilerin üstlendikleri bazı roller vardır: • Gruptaki 3. kiºi Tarafsız Arabulucu rolünü üstlenebilir. Bu durumdayken gruptaki diğer iki kiºinin arasında çıkan sorunları herhangi birinin tarafını tutmadan çözümlemeye çalışır. İki çocuğu arasındaki kavgaları çözümlemeye çalışan bir anne bu duruma örnektir. • 3. kiºi Paylaşılamayan Üçüncü Kiºi rolünü üstlenebilir. Bu durumda gruptaki güç dengesini değiştireceği için diğer iki kiºi de 3. kiºiyi kendi yanında görmek ister. Buna örnek olarak iki güçlü siyasi parti ve onlardan birine çoğunluk desteğini sağlayabilecek 3. parti verilebilir. • 3. kiºi grupta güç kazanmak amacıyla Böl ve Yönet politikasını izleyebilir. Sömürgecilerin, çeºitli gruplar arasında çatışma bulunan ülkelerde her iki grubu da desteklemesi buna örnek olarak verilebilir. Gruptaki 3. kiºinin üstlenebileceği rollere bakıldığında grup içindeki güç dengesinin ikili gruplara oranla çok daha değişken olduğu anlaşılmaktadır. Küçük - Büyük Grup Farkları Simmel küçük ve büyük grupların farklarından söz ederek ºu farkları belirlemiºtir: Büyük gruplarda iºbölümü ve statü farklılaşması kaçınılmazdır. Bunun sonucu olarak da büyük gruplarda, küçük gruplarda görülen eºit iliºkilerin aksine güç ve etkinlik açısından eºit olmayan iliºkiler görülür. Büyük gruplarda kiºiler bireyselliklerini yitirip belli iºlevleri yerine getiren ve belli rolleri oynayan kiºiler haline gelirler. Bu sebeple gruptan ayrılan birinin yeri rahatlıkla doldurulabilir. Küçük gruplarda ise kiºiler birbirlerini yakından tanırlar ve benzer düºüncelere sahiptirler. Bu sebeple de radikal düºünceleri savunma olasılıkları büyük gruplara nazaran daha fazladır. Büyük gruplarda ise daha geniº bir düºünce yelpazesi görülür. Düºünce birliği nispeten daha az olduğu için küçük gruplardan daha kararsız bir yapıya sahiptirler. Büyük gruplarda güç iliºkilerine baktığımızda iki çeºit liderlik yapısı olduğunu görürüz: Birincisi liderin grup üyelerini farklı derecede alt gruplara bölerek her grubun kendi alt grubunu kontrol altında tutmasını sağladığı liderlik türüdür. Buna örnek olarak orduyu verebiliriz. Her rütbedeki asker kendi altındaki tüm askerlerden değil sadece bir alt rütbedekilerden sorumludur. Bu yönetim ºekli liderin iºini yapmasını kolaylaştırır çünkü sorumluluk paylaşılmış durumdadır. Olumsuz tarafı ise liderin hemen altında bulunan en güçlü grubun fazla güçlenerek lideri alt etmesi olasılığıdır. Örneğin askeri darbe durumunda siyasi yönetimin hemen altında bulunan askeri yönetim fazla güçlenerek idareyi eline alır. İkinci yönetim tipinde yönetilenler liderden düºük fakat kendi aralarında eºit gruplara ayrılırlar. Bu yöneten alt grupların kendi aralarında güç üstünlükleri yoktur. Örneğin ºirketlerde muhasebe, satış, pazarlama gibi departmanlar vardır ve bunlar arasında bir güç sıralaması yoktur. Bu yönetim tipinde bir grubun lideri alt etme olasılığı yoktur fakat lider tüm gruplardan sorumlu olduğu için yükü fazladır. THIBAUT ve KELLEY Ödül ve Bedeller Thibaut ve Kelley'nin grup kuramlarının temelinde, insanların çıkarlarının en yüksek derecede olması için çabalayan varlıklar olduğu varsayımı yer alır. Kurama göre kiºiler etkileºimler sonucu ödül veya bedellerle karşılaşabilirler. Bu ödül ve bedeller iliºkinin dışında da değeri olan dışsal veya iliºki süresinde doğan içsel sonuçları içerebilir. Örnek vermek gerekirse para dışsal bir ödüldür fakat yorgunluk dışsal bir bedeldir. İlişki içerisinde diğer kiºinin insanın istediği davranışı yapmasını kolaylaştırması yani hedeflerine ulaşmasına yardımcı olması içsel bir ödül iken bunu zorlaştırması içsel bir bedeldir. Mesela bir kağıt oyunundan alınan zevk diğer oyuncuların davranışlarından büyük ölçüde etkilenir. Thibaut ve Kelley herhangi bir iliºkiden alınan sonucun o iliºkiden alınan toplam ödüllerden iliºkiden kaynaklanan bedellerin çıkarılması ile belirlendiğini söyler: SONUÇ = ÖDÜL - BEDEL Kıyaslama Düzeyleri Thibaut ve Kelley'nin kuramındaki diğer iki temel kavram ise kıyaslama düzeyi (comparison level, CL) ve seçeneklerin kıyaslama düzeyidir (comparison level of alternatives): Kıyaslama düzeyi kiºinin herhangi bir iliºkiden elde ettiği sonuçları değerlendirmede kullandığı beklenti düzeyidir. Bu düzey kiºinin daha önceki yaşamında elde ettiği sonuçların, gelecekte beklediği sonuçların ve kendine benzer gördüğü kiºilerin (kıyaslama grubu) sonuçlarının ağırlıklı ortalamasıdır. Örnek vermek gerekirse bir insanın yıllık gelirine iliºkin kıyaslama düzeyi geçmiºteki geliri, gelecekteki gelirine iliºkin beklentisi ve akraba/arkadaşlarının gelir düzeyiyle belirlenebilir. İçinde bulunulan iliºkinin sonucu kıyaslama düzeyinin üstünde ise iliºkiden doyum sağlanır, düºükse sağlanmaz. Seçeneklerin kıyaslama düzeyi ise kiºinin içinde bulunduğu iliºkinin dışındaki bir iliºkiden elde edebileceği sonuçtur. Bir iºte çalışan bir kiºinin baºka iºten alacağı bir teklif veya emeklilik maaşı onun seçeneklerin kıyaslama düzeyini oluºturur. Kiºilerin iliºkiye bağımlılık düzeyleri, iliºkiden alınan sonucun seçeneklerin kıyaslama düzeyi ile karşılaştırılması sonucunda belirlenir. Kısaca bir iliºkiden alınan doyum kıyaslama düzeyiyle, iliºkiye bağımlılık seçeneklerin kıyaslama düzeyiyle belirlenir. Bir iliºki doyumlu/doyumsuz ve bağımlı/bağımsız olabilir. Bunu evlilik örneğiyle açıklarsak bir kadının eºinden memnuniyeti onun iliºkiden aldığı doyumu belirler. Bunu da eºinden beklentisi ve tanıdığı diğer kadınların eºlerinin davranışlarına bakarak belirler. Buna göre içinde bulunduğu iliºki doyumlu ya da doyumsuz olabilir. Seçeneklerin kıyaslama düzeyi ise kadının iliºkiye bağımlılığını belirler. Örneğin çalışan bir kadının iliºkiye bağımlılığı çalışmayan bir kadınınkine göre daha fazladır. Yani kadının baºka seçenekleri varsa bağımlılığı daha azdır. Doyumlu ve bağımlı bir iliºki hem ihtiyaçları karşıladığı hem de zorunluluk yarattığı için en kalıcı iliºki türü olurken, doyumsuz ve bağımsız bir iliºkinin sürme olasılığı çok düºüktür. KIYASLAMA DÜZEYI Doyumlu Doyumsuz SEÇENEKLERIN KIYASLAMA DÜZEYI Bağımlı Doyumlu-Bağımlı Doyumsuz-Bağımlı Bağımsız Doyumlu-Bağımsız Doyumsuz-Bağımsız Güç İlişkileri Thibaut ve Kelley'e göre iliºkilerdeki güç farklılıkları kiºilerin iliºkilere farklı derecelerde bağımlı olmalarından kaynaklanır. İlişkideki kiºilerden birinin grup dışında gereksinimlerini karşılama imkanı var diğerinin yoksa, gruba bağımlı olan diğerinin istediklerini yapmak durumunda kalacak ve iliºkide bir güç farkı doğacaktır. Bireylerin gruba ne kadar fazla ihtiyacı varsa, grubun üyeleri üzerindeki etkinliği o kadar fazladır. Bireylerin gruba bağımlılık düzeyleri farklı düzeylerde olacağından grup içerisinde güç farklılıkları kaçınılmazdır. Bireylerin bu güç farklılıklarını ortadan kaldırmak için izleyebilecekleri stratejiler vardır: • Kendisine baºka seçenekler araması • Diğer kiºinin seçeneklerini azaltması • Yeni bilgi, beceriler yoluyla kendi değerini arttırması • Diğer kiºinin değerini azaltması • Kendi değerini reklam yoluyla yükseltmesi • Diğer kiºinin sağladığı ödüllerin değerini küçümsemesi • Karşısındakine yüksek düzeyde ödül sağlayarak diğer kiºinin kendisine bağımlılığını arttırması Gücü bir kiºinin diğerinin sonuçlarını etkileyebilmesi olarak tanımlayan Thibaut ve Kelley iki değişik tür güçten söz etmiºtir. Birincisi kader kontrolüdür. Bir başkasının üzerinde kader kontrolü olan kiºi, diğeri ne yaparsa yapsın onun sonuçlarını etkileyebilir. Örnek olarak çalışanlarının davranışlarını göz önüne almadan keyfi olarak terfi ettiren veya iºten atan bir patron verilebilir ki bu tür kontrol normal hayatta pek görülmez. İkinci tür güç ise davranış kontrolüdür. Bu tür güçte kontrole sahip olan kiºi kendi davranışındaki değişikliklerle diğer kiºiye istediğini yaptırabilir. Çalışanlarını ikramiyeyle ödüllendiren veya maaşlarından kesintiyle cezalandıran iºveren buna örnek verilebilir. Kiºilerin davranışlarının içsel ya da dışsal olması onların güçlü olark algılanmalarında farklar yaratır. Mesai saatlerine görev bilinci nedeniyle uyan biri, terfi etmek için uyan birisinden daha güçlü olarak algılanır çünkü iliºkiye bağımlılığı daha az görünür. Normlar İlişkilerde kiºilerin birbirlerine karşı güç kullanımlarının bedelleri vardır. Bu tür çatışmalar grup içerisinde güçlülerin söz sahibi olmasına sebep olarak, zaman ve enerji kaybına yol açarlar. İşte bu yüzden gruptaki bireylerin iliºki ve davranışlarını düzenleyen normlar ortaya çıkarlar. Normlar gruptaki iliºki ve davranışları belirleyen kurallardır. Kanunlar normlara verilebilecek en iyi örneklerdir. Toplumdaki bireylerin birbirlerine karşı davranışlarını düzenlerler ve yaptırım güçleri vardır. Normların iki özelliği grup içerisinde güçlünün güçsüzü ezmesine engel olmaları ve kiºilere davranışlarının sonuçlarını bilme ve ona göre davranma olanağı tanımalarıdır. Örneğin kanunlarda hangi davranışların suç olduğu bellidir ve bunlardan birini yapmadığınız sürece kimsenin size ceza vermeye hakkı yoktur. Gruplar kiºileri gözetim altında tutarak normlara uymalarını sağlar, uymayanlar cezalandırılırlar. Normlar çeºitli ºekillerde oluºabilirler: Bilinçli ve amaçlı tartışmalar sonucu oluºabilirler (kanunlar) veya zaman içinde grup etkileºimi sonucu ortaya çıkabilirler (bir öğrenci evinde bulaşıkların nasıl yıkanacağı). KATZ ve KAHN Kuramlarında organizasyonların yapı ve iºleyiºlerini, iç iliºkileri ve toplumla iliºkileri bakımından ele almışlardır. Organizasyonların açık (open) ve döngüsel (cyclic) sistemler olduğunu savunurlar. Bir sistemin dışarıdan girdi almazsa yok olacağını (entropy) kuramlarına temel olarak almışlardır. Katz ve Kahn'ın açık sistem anlayışlarına göre organizasyonlar dışarıdan aldıkları girdileri iºleyip yeni birºeyler üreterek tekrar dış çevreye vermektedirler. Bu iºlemler dizisi dışarıdan alıp tekrar dışarıya verme biçiminde sürer. Sistemler dış çevreden aldıkları tepkiler ışığında kendilerini amaçları doğrultusunda değiştirirler. Dış çevreden bilgi alınırken insanlardaki seçici algılamaya benzer (sizinle ilgili birºey duyduğunuzda daha dikkatli dinlemeye başlamanız gibi) ºekilde bilgiler süzülerek alınır. Bu seçici algılamaya sistem kodlaması adı verilir. Katz ve Kahn'a göre sistemlerde denge vardır ancak bu dinamik bir dengedir, diğer bir deyiºle organizasyonun kendi durumunu sürekli kontrol ederek değişiklikler yapması sonucu ortaya çıkan bir dengedir. Katz ve Kahn organizasyonların dış dünyayla iliºkisi nedeniyle sınırlarının her zaman açıkça belirlenemeyeceğini savunurlar. Organizasyonların en doğru tanımının amaçlarla değil iºlev ve süreçlerle yapılabileceğini söylerler. Organizasyonların sınırları dış dünyayla iliºkide oldukları birim çerçevesinde çizilebilir. Organizasyonların yaşamları kiºilerinkinden kısa veya uzun olabilirken, genelde kendilerini besleyen kaynakları da bünyelerine katarak büyüme eğilimi gösterirler. Organizasyonlar büyürken bir yandan aynı iºlevi yürüten benzer birimler sayıca artar, diğer yandan yeni iºlevleri yürüten birimler ortaya çıkar. Bu birimlerin başlıcaları ºöyle sıralanabilir: Üretim birimi, üretime girdi sağlayan destek birimi, ödül ve ceza sistemiyle organizasyonun devamlılığını sağlayan yürütme birimi, organizasyonun çevreye uyumunu sağlayan uyarlama birimi, kuralları yapan ve uygulayan yönetim birimi. Katz ve Kahn özellikle kural koyma ve uygulamanın demokratik sistemlerde ayrı birimlerce yürütüldüğünü, yetkeci sistemlerde ise bu iki iºlevin de aynı birimde toplandığını belirtirler. Değişen ve uzmanlaºan sistemlerde birleştiriciliğin normlar ve değerlerle sağlandığını belirtirler. Normların grubun beklentileri sonucu ortaya çıktığını ve rollerin bireylerin üzerinde bir kavram olduğunu savunurlar. TAIJFEL Taijfel araştırmacıların grup incelemelerinde insanın biyolojik yönünü öne çıkarmalarını eleºtirmiº ve sosyal psikolojinin insanı öncelikle toplumsal bir varlık olarak ele almasının zorunlu olduğunu savunmuºtur. Sosyal psikolojinin fen bilimlerinin değer ölçütleriyle sınıflandırılamayacağını savunan Taijfel sosyal psikoloji araştırmalarının araştırmacıların kiºisel yaşamlarından etkilendiğini söyler. Taijfel toplum-birey iliºkisini kiºinin üyesi bulunduğu grup ve bu grubun toplum içindeki diğer gruplarla iliºkileri çerçevesinde kendi kimliğini belirlemesi ve bu kimlik çerçevesinde davranışlarda bulunması olarak tanımlar. Toplum içindeki gruplar hem grup üyelerince hem de grubun dışındakilerce tanımlanabilirler. Örneğin kızıl saçlılar kendilerini farklı görerek bir grup oluºturabilirler veya saç rengi farklı olanlar kızıl saçlıları bir grup olarak algılayabilirler. Taijfel'e göre kiºiler arası benzerlik grup oluşması için gerekli değildir, insanların kendileri veya başkaları tarafından grubun üyesi olarak görülmeleri önemlidir. Kiºilerin üyesi oldukları grubun toplum içindeki konumu onların benlik değerlerini etkiler: Yüksek konumdaki bir grubun üyeleri kendilerini diğer grupların üyelerinden daha üstün görür. İnsanların çevrelerindeki varlıkları sınıflandırmaya yatkın olduklarını savunan Taijfel, sınıflandırmanın kiºisel ve toplumsal değerlerden etkilendiğini söyler. Sınıflandırmaya ölçüt olarak alınabilecek değişik boyutlar arasından hangilerinin kullanılacağı toplumun güncel ve tarihsel değerlerine bağlıdır. Örneğin bir ülkede ten rengi ölçüt olabilirken bir diğerinde mensubu olunan mezhep önemli olabilir. Toplumsal sınıflandırma sonucu gruplara iliºkin kalıpyargılar (stereotypes) oluºur ve kiºilere, üyesi oldukları gruba bağlı olarak tepki gösterilir. Bu kalıpyargıların içerikleri toplumun geçmiºi, gelenekleri ve diğer grupların çıkarlarıyla iliºkilidir. Örneğin İspanyolların sıcak insanlar olarak algılanması gibi. Taijfel'e göre kalıpyargılar her durumda önyargıya ve ayrımcılığa yol açmaz. Örneğin Japonlar genelde çalışkan insanlar olarak algılanırlar. Bu gibi durumlarda kalıpyargılar ileriye dönük çıkarımları kolaylaştırır ve değerler sistemini kalıcı kılar. Diğer bir deyiºle bir grubun üyelerine karşı nasıl davranmamız gerektiğini ve davranışlarını nasıl yorumlamamız gerektiğini belirlerler. Önyargı grupların kendilerini toplumsal değişikliklere karşı koruma içgüdüsü sonucu ortaya çıkar. Bireyin grubunun seçkinliğinin azalması (orta sınıfın aristokrasiye sızması) ve bireyin grubunun önemli bazı değerlere ters düºen davranışlarda bulunması (sömürgecilerin yerli halka kötü davranmaları) durumlarında bireyler kiºisel bütünlüklerini koruyabilmek için kendi gruplarını daha olumlu, diğer grupları daha olumsuz görürler. Kendi grupları ile karşıt grup arasında değer ölçütü bakımından önemli gördükleri özellikleri abartırlar. Örneğin Amerikan halkının, Irak'taki iºkence olayları ortaya çıktığında Iraklıları kendilerinden aşağı görerek Bush'u daha fazla desteklemeleri gibi. Farklı toplumsal güç ve konumlardaki gruplar arası iliºkilere bakıldığında grupların duruma tepkilerini belirleyen iki ölçüt vardır: kalıcılık (stability) ve meºruiyet (legitimacy). Gruplar arası farklılıklar kalıcı ve meºru olduğunda toplumda var olan durum değişmez. Fakat düºük konumdaki grubun üyeleri gereksinimlerini daha iyi karşılayabilmek amacıyla toplumsal konumlarını yükseltmek isteyebilirler. Kiºilerin bir üst gruba geçmelerine toplumsal hareketlilik (social mobility) denir ve gerçekleºtirilmesi genellikle zordur. Alt gruptan bireylerin üst gruba geçmesi durumun kalıcı olmadığının anlaşılmasına sebep olur ve alt gruptakilerin kendilerini üst grupla kıyaslayarak görece yokluk çektiklerine karar vermelerine neden olur. Bunun sonucunda alt grubun üyeleri kendi grup kimliklerinde değişiklik yaparak bazı özelliklerini ön plana çıkarmak isteyebilir ve yeni kimliklerini dil, mitoloji, bayrak gibi simgelerle zenginleºtirebilirler. Buna karşılık üst grubun üyeleri sınırlarını geçilmez yaparak alt gruba karşı daha dışlayıcı olurlar. Örneğin Amerika'daki zenci halk 1950'lerden itibaren konumunun meşruluğunu sorgulamaya başlamış ve üniversiteye kabul edilen siyahlar durumun kalıcı olmadığını göstermiºtir. Bugün gelinen noktada müzikleri ve yaºam tarzlarını öne çıkarmaları beyazlar tarafından hoº karşılanmamaktadır. TAYLOR ve McKIRNAN TAYLOR ve McKIRNAN'ın kuramı eºit olmayan toplumsal grupların kendilerine ve diğer gruplara karşı tutumlarını incelemiº ve bunu sosyal tabakalaºma ile açıklamaya çalışmışlardır. Çalışmalarına birey-toplum boyutunun daha çok toplum boyutuna ağırlık vermiºlerdir. Kiºisel veya grup sonuçlarının iç ve dış nedenlerle açıklanması olan biliºsel sosyal psikolojinin en tanınmış kuramlarından olan yükleme kuramından da faydalanmışlardır. Yükleme kuramında kiºi ya da grup başarısını ya da başarısızlığını içsel veya dışsal nedenlere bağlayabilir. Örneğin sınavdan iyi not alan bir öğrenci o notu çok çalıştığı için aldığını söylerse başarısını içsel bir nedene bağlamış olur. Bildiği yerlerden çıkığı için şanslı olduğunu söylerse başarısını dışsal bir nedene bağlamış demektir. Gruplar için de aynı durum söz konusudur. Örneğin zenciler, zengin zenci sayısının az olmasının sebebinin zencilerin tembelliği olduğunu düºünüyorlarsa içsel yükleme, beyazlarla eºit haklara sahip olmamaları olduğunu düºünüyorlarsa dışsal yükleme yapıyorlar demektir. TAYLOR ve McKIRNAN bu eºit olmayan gruplar arasındaki iliºkilerin tarihsel geliºme içinde beº aºamadan geçtiklerini savunurlar. Dönem 1: Tabakalaşmanın kesin ve belirgin olduğu gruplararası iliºkiler Bu durumda gruplararası konum farklılıkları ırk, dil, din gibi kiºiye özel değişmez farklılıklar temeline dayandırılmış ve bu özelliklerin konumu belirlemek için geçerli olduğu toplumdaki herkesçe kabul edilmiºtir. Yani tabakalaºma ölçütü meºrudur. TAYLOR ve McKIRNAN'a göre gruplar arası konum farklılıklarının bu tür açıklamaları daha çok endüstrileºme öncesi toplumlarda görülür. Gruplar arası sınırlar kesin ve katıdır, alt gruptan üst gruba geçiº olanaksızdır. Alt gruptakiler, kendi gruplarını toplumun değer ölçüleriyle değerlendirerek üst gruba geçememe nedenini kendi gruplarının özelliklerinin değersiz olmasına bağlarlar. Bu sebeple kendilerini suçlarlar ve kendilerinden nefret ederler. Örneğin zencilerin, siyah olarak doğdukları için kendilerini suçlamaları gibi. Bu durumda toplumsal kıyaslama grup içinde yapılır. Yani zenciler kendilerini beyazlarla değil, diğer zencilerle kıyaslarlar. Örneğin evde beyaz efendiye hizmet eden zenci kendisini tarlada çalışan zenciyle kıyaslayarak durumundan memnun olur. Dönem 2: Bireysel ideoloji Sanayileºmeyle birlikte toplumda tabakalaºma ölçütü olarak kalıtsal (değişmez) özelliklerin yerini bilgi, beceri ve yetenek gibi ölçütler almaya baºlar. Toplumsal yoksunluklar nedeniyle alt grubun üyeleri bu özelliklere (ör:iyi bir eğitim) sahip olmadığı için düºük konumlarını sürdürürler. Fakat bireyler artık üst konuma gelememelerini ten rengi gibi doğuştan değil, bilgi/beceri gibi belli kiºisel özelliklerin yokluğuna bağladığı için durum halen meºrudur. Grup bunun sebebinin eğitimde fırsat eşitsizliği gibi eºitsizlikler olduğunun farkına varmamıştır. Bu dönemde kiºiler gruplar arası kıyaslamalara da gitmeye baºlar. Örneğin eğitimsiz bir zenci kendini eğitimsiz bir beyazla kıyaslayarak onun daha iyi durumda olduğunun farkına varabilir. Dönem 3: Bireysel toplumsal hareket Bu dönemde bilgi/beceri gibi kiºisel değerlerini yükselten alt-grup üyeleri yükselerek kendilerini üst gruba “yuttururlar”. Yutturma teriminin kullanılma sebebi gerçekte üst gruba geçiºin kazanılan özelliklerle olmamasıdır. Örneğin tıp fakültesini bitiren bir zenci saçını düzleºtirip rengini açabilir, beyazların dinlediği müzikleri dinleyip aksanını beyazlarınkine benzetebilir ve böylece kendi grubunun özelliklerini ve değerlerini reddetme davranışına gider (ör: Michael Jackson). Üst gruba geçmeyi baºarabilenler genelde alt grupta zaten üst konumda olan kiºilerdir. Dönem 4: Bilinçlenme Alt gruptan kiºilerin üst gruba geçmesi, üst grupta bulunanların çıkarına uygundur çünkü bu tabakalar arası geçiºin mümkün olduğunu ve geçemeyenlerin kendi tembellikleri veya aptallıkları yüzünden başaramadıklarını savunmalarına yardımcı olur. Fakat bu dönemde üst gruba geçmeyi baºaramayanlar bunu kendi yetersizliklerine bağlamayı reddeder, gerçek nedenin alt grup üyesi (ör:zenci) olmalarından kaynaklandığını savunurlar. Yani bireylerin başarısızlıklarının nedeni alt grup üyelerince kiºisel özelliklerle değil toplumsal yapıyla açıklanır ve bu toplumsal düzenin değiştirilmesi çabalarının başlamasına neden olur. Toplumsal kıyaslama artık grup içi değil gruplar arasında yapılmaya başlanır. Dönem 5: Toplumsal eylem Alt grup üyeleri kendi konumlarının nedenini toplumdaki grupların farklı konumlarına bağlarlar, alt grubun o günkü düºük konumunun nedenini de üst grubun geçmiºteki tavır ve davranışlarıyla açıklarlar. İçinde bulundukları duruma bireylerin yetersizlikleri sebebiyle değil üst grubun ayrımclığı yüzünden geldiklerini kabul ederler. Bu durumun sonucunda alt grubun bulunacağı eylemlerle göreceli eºitlik sağlanabilir, eski durum devam edebilir veya gruplar arası sosyal konum farklılıkları tersine dönebilir. Örneğin son dönemde Fransa'daki olaylarda göçmen grup, üst grup (Fransızlar) tarafından ayrımlığıa tabi tutulduğu için yoksulluk içinde olduğunun farkına varmış ve eylemlerde bulunmuºtur. Bunun sonucunda göçmenlerin iº sahibi olabilmesiyle igili yeni yasalar yürürlüğe sokulmuºtur. Alan Page FISKE Fiske'in kuramına göre insanlar temelde başkalarıyla iliºkilere giren toplumsal yaratıklardır. Yaşamları boyunca iliºkiler arar, yürütür, bozulan iliºkileri düzeltirler. Bu sebeple iliºkiler insanların yaşamında önemli bir yer tutar. Fiske'e göre toplumsal bir yaratık olan insan, toplumsal yaşamı anlayabilmek ve düzenleyebilmek amacıyla bir takım kalıplarla donanmış olarak dünyaya gelir. Hangi kültürün üyesi olursa olsun insanlar toplumsal yaşamlarını dört iliºki türü çerçevesinde düzenlerler. Bu dört temel iliºki biçiminin her birine özgü farklı grup, amaç, kural, simge ve ideolojiler olduğunu söyler. Bu dört iliºki biçimini farklı grup türleri olarak da düºünebiliriz. Fiske'in varsayımı bu grup kavramlarının toplumsal iliºkiler sonucu oluşmadığı, zaten insanın kafasında bulunduğu yönündedir. Fakat bazı öğeler de içinde yaºanan kültürce belirlenmektedir. Cemaat Paylaşımı (Communal Sharing) Bu tür iliºkiler kiºilerin kan bağı, ortak ata, ırk, kader birliği gibi doğuştan gelen özellikler nedeniyle üyesi oldukları gruplarda görülür. Bu ölçütlerden hangisinin esas alınacağı yaşanılan kültür tarafından belirlenir. Bu gruplarda diğer üyelerle yakın iliºkiler çok önemlidir ve grup kiºinin bireysel kimliğini belirler. Ataların eşyaları grup kimliğinin simgesi olarak çok değerlidir. Bireyler arası iliºkilerde yardımseverlik, fedakarlık ve cömertlik önemlidir. Bu tür gruplarda eºitlik ilkesi geçerlidir, kiºisel mal yoktur. Bireyler gruba ellerinden geldiğince verip, gereksinimleri olduğu kadar alırlar, alınıp verilenlerin hesabı tutulmaz. Kararlar ortaktır, kiºilerin gruba uyma nedeni diğerlerine benzeme arzusudur. Aºiretler, akrabalar arası iliºkiler örnek olarak verilebilir. Yetke Sıralaması (Authority Ranking) Bu tür iliºkiler eºitsizlik üzerine kurulmuºtur. Karizmatik bir lider ve ona bağlı üyeler grubu oluºturur. Liderliği belirleyen ölçüt kültürden kültüre değişir: Hanedanlık, kas gücü, toprak, para vs. Grup üyeleri güçlüden güçsüze doğru sıralanır. Güçlüler toprak gibi değerli ºeylerin sahibidir, güçsüzlerin çalışmasını sağlar, grup çıktılarından daha fazla pay alır ve güçsüzlere karşı cömertlik gösterirler. Güçsüzler ise minnetle güçlülere hizmet ederler. Bu gruplarda saygınlık ve gösteriº yüksek tüketimle belgelenir. Kararları güçlüler verir, diğerleri itaat ve sadakat gösterir. Ahlak önderin arzularına uymaktır, çünkü onun arzuları meºrudur. Önemli güdü güç elde etmek ve sürdürmektir ve grup kendi güç alanını geniºletmek amacıyla baºka gruplarla savaºabilir. Ortaçağdaki derebeylik, Güneydoğu Anadolu'da görülen ağalık sistemi buna örnektir. Karşılıklı Eºitlik (Equality Matching) Bu tür gruplarda eºitlik ilkesi vardır. Herkes aynı iºi sırayla ya da aynı zamanda yapıp eºit miktarda çıktı alır. Kiºiler grup içerisinde eºit ve bağımsızdırlar. Seçimlerde herkes eºit oya sahiptir, liderlik sıra veya piyangoyla saptanır. Bu gruplarda bireylerin birbirinden farklı ama eºit kimlikleri vardır, eºitsizlik kiºileri rahatsız eder. Bu tür gruplarda çıkan çatışmalarda bireyler eºit düzeyde olduğu için göze göz prensibine göre hareket edilir. Dernekler ve öğrenci toplulukları bu gruplara örnektir. Piyasa Fiyatı (Market Pricing) Bu tür gruplarda herºeyin bir değeri vardır. İlişkilerde alınıp verilen ºeyler aynı olmasa da bunların değerinin eºit olması gerekir. Bu tür gruplarda kiºiler grup sonuçlarından katkıları oranında pay alırlar. Üretilenler kar amacıyla satılır, kiºisel mal bir bedeli olduğu için değerli görülür. Zaman değerlidir ve boºa harcanmaması gereken bir kaynaktır. Kimlik kiºinin ekonomik değeriyle belirlenir ve uzmanlaºma önemlidir. Kararlar ekonomik kurallara göre belirlenir, bireylerin davranışını etkilemek için ödül ve cezalar uygulanır. Gruplar başarı güdüsüyle ve maddi çıkarları gözetme amacıyla bir araya gelir ve çoğunluğun çıkarı gözetilir. Ticari nedenlerle çatışmalar çıkabilir, ucuz iºçi ve köleler kullanılabilir. Bu tür gruplara en iyi örnek ºirketlerdir. Fiske bu dört grup türünün niteliklerinin tek bir iliºkide de görülebileceğini söyler. Örneğin ailede yiyeceğin paylaşımı cemaat paylaşımı ilkesine göre yapılırken karar verme sürecinde yetke sıralaması geçerli olabilir. Gruplardaki iletiºim türü de zaman içinde değişebilir. Nispeten büyük gruplarda, kiºiler arası iliºkiler zamanla derinliğini yitirdiği için cemaat paylaşımından piyasa değerine doğru gidiº olabilirken ikili iliºkilerde kiºiler arası yakınlığın artması sebebiyle tam tersi bir durum gözlenir. SWANSON Swanson toplumsal davranışı kiºilerin bir sonuca ulaºmak için birbirlerine bağımlı olmaları ve bu amaçla karşısındakilerin duygu ve düºüncelerini göz önüne alarak davranmaları olarak tanımlar. Swanson'a göre grup yapısı amaçlar doğrultusunda yapılan ortak davranışlara bağlıdır. Bireyler arasında ortak amaca verilen önem ve harcanan çaba yönünden farklılıklar vardır. Bu farklılıklar grup içi rol ve konumları oluºturur. Ortak davranışın başlangıç, geliºme gibi değişik evreleri vardır ve grup yapısı bu evrelere göre değişiklik gösterir. Bu değişiklikler iºlevseldir ve her evre bir önceki evrenin gereksinimleri karşılamaması sonucu oluºur. Bu evreler grup yaşamının değişik dönemlerinde görülebilir. Özellikle grupta değişiklik ve sorunların yaşandığı dönemlerde birden çok evre aynı anda iºleyebilir: Evre 1 Kiºiler amaca ulaºmak için birbirlerine ihtiyaçları olduğunun farkındadırlar fakat amaca eriºmek için neyi nasıl yapmaları gerektiğine karar verememiºlerdir. Bu evrede üyeler arası iliºkiler eºitlik temeli üzerine kurulmuºtur. Grup birliği ortak amaç çerçevesindedir fakat belirgin bir yapı oluşmamıştır. Grupta ortaya çıkmış olan tek norm grup amacı doğrultusunda çalışılmasıdır. Evre 2 İkinci evrede kiºiler grup üyelerinin farklı gereksinimlerinin ve amaçlarının olduğunun farkına varırlar. Üyelerin grup amacına farklı katkıları olabileceği anlaşıldığında grupta belli kiºiler çevresinde alt gruplar oluºmaya baºlar. Bu alt gruplar arasında alışveriş ve koalisyon durumları belirmeye baºlar, bu da grup içindeki karşılıklı bağımlılığı arttırır. Alt gruplar arasında arabuluculuk görevini yüklenen kiºiler de ortaya çıkar. Evre 3 Alt gruplar arası koordinasyonu sağlayacak kiºilere gereksinim artar. Grup yapısı, roller, grup içi konum farklılıkları belirginleºir. Liderler belirir, bu da ortak kararların verilmesini kolaylaştırır. Evre 4 Grubun amacına ulaşmasını kolaylaştırmak amacıyla uzmanlaºma ortaya çıkar ve lider değişik iºlevler gören alt grupların koordinasyonunu sağlar. Evre 5 Kiºiler grubun amacı ile yapısının aynı ºey olmadığının farkına varırlar ve amaç ile rollerin farklılaşmasından belirgin bir yapı oluºur. GRUPLARIN OLUªMA NEDENLERİ VE BAZI GRUP TÜRLERİ ÇEŞİTLİ NİTELİKLERE GÖRE GRUP TÜRLERİ Bir insan topluluğuna grup adının verilebilmesi için değerlendirmeye alınacak çeºitli kriterler vardır. Bir grubu ele alırken onun bu kriterler çerçevesinde özelliklerini bilirsek, grubu anlamakta hangi kuramdan yararlanacağımızı bilebiliriz. Grup için önemli ve anlamlı olan süreçler grubun türüne bağlıdır. Grupları sınıflandırmak için kullanılabilecek kriterler ºöyle sıralanabilir: • Grubu oluºturan bireylerin sayısı • Grup üyeliğinin isteğe bağlı veya istek dışı olması • Grubun oluºumun hangi aşamasında olduğu • Grupların yaºam süresi • Grupların kuruluº amacı Grubu oluºturan bireylerin sayısı Simmel ve Thibaut-Kelley de görüleceği üzere iki-üç üyeli ve daha fazla üyeli gruplar arasında yapı, güç, çatışma derecesi açısından farklılıklar bulunur. 'Küçük Gruplar' olarak tanımlanan gruplar genelde kiºilerin birbirleriyle yüzyüze ve yoğun iliºki içerisine girdikleri ve birbirlerini tanıdıkları gruplar için kullanılmaktadır. Küçük gruplar bireyin Benlik Kavramını etkileseler de Toplumsal Benlik oluºturma iºlevi daha büyük gruplara aittir. Grup üyeliğinin isteğe bağlı veya istek dışı olması Kiºiler gruplara kendi istekleri dışında sokulabilirler. Nazi Almanyasında Yahudi kanı taşıyan fakat Yahudi olduklarının farkında olmayan vatandaºlar diğer Yahudilerle aynı gruba konmuºtur. Bunun tam tersi olarak sadece hoºuna gittiği için bir arkadaº grubuna katılmayı seçen kiºiyi örnek verebiliriz. Gönüllü ve zorunlu katılım arasındaki fark bireyin grubu terk edebilme özgürlüğündedir. Grubun oluºumun hangi aşamasında olduğu Grupların kuruluºun ilk aşamalarında belirli norm ve yapıları yoktur. Normlar ve grubun yapısı zaman içinde grup içi etkileºmeler sonucu oluºur. Yapısı ve kuralları önceden belli gruplarda bu konulara zaman ve enerji harcanmaz. Grup yapısı ve normlar konusunda çatışma ve rekabet daha azdır, bu da verimliliği arttırır. Grupların yaºam süresi Kan bağı, ırk, etnik gruplar gibi nedenlere dayanan gruplar yaºam boyu süren gruplardır ve bireyler bu gruplardan çıkamayacaklarının bilincindedirler. İş yerindeki gruplar gibi uzun süreli olanların yanında, komiteler gibi birkaç saatliğine bir araya gelmiº kısa süreli gruplar da vardır. Grupların kuruluº amacı Gruplar üyelerinin birçok gereksinimini aynı anda karşılarlar. Fakat üyelerinin sosyal-duygusal ve iº-çıkar boyutunda gereksinimlerini karşılamalarına bağlı olarak iki kategori altında incelenebilirler: Üyelerinin sosyal-duygusal ihtiyaçlarını karşılayan gruplarda birlikte olma, kendini tanıma-geliºtirme, sevgi, duygusal destek ön plandadır. Bu gruplara Birincil Gruplar veya Cemaat Grupları denir ve aile bu gruplara örnek olarak verilebilir. İş veya çıkar amaçlı kurulmuº olan gruplarda ise kar, verimlilik, diğer gruplarla yarışma gibi kavramlar öne çıkar. Bu gruplara da İkincil Gruplar veya Alışveriş Grupları adı verilir ve ºirketler buna örnektir. GRUPLARIN OLUªMASINA YOL AÇAN NEDENLER Dış etkenler Grupların oluºumunda çeºitli fiziksel ve toplumsal etkenler rol oynar: • Fiziksel etkenler arasında kiºilerin yaşadıkları ortamın kalabalıklığı ve mimari özellikleri öne çıkar. Yaşanılan ortamın mimari yapısının grup oluºumuna etkileri 1968 yılında yapılmış olan Festinger'in araştırması sonucu ortaya çıkmıştır. Bu araştırmada Festinger ve arkadaşları dairelerin yanyana dizildiği yerleºim birimleri ile U biçiminde dizildiği yerleºim birimlerini karşılaştırmışlardır. Bu iki yerleºim tipi arasında grup oluºumuyla ilgili farklılıklar bulmuşlardır. U biçiminde yerleºmiº dairelerde oturanlar arasında grup normlarının, yanyana dairelerde oturanlardan daha kolay oluştuğu ve daha etkili olduğu görülmüºtür. U ºeklinin iç kısmında kalan avluya açılan dairelerde bireylerin birbirleriyle karşılaşma sıklığı daha yüksek ve fiziksel mesafe daha az olduğundan grup oluºumu çok daha kolay gerçekleºmiºtir. U harfinin uç kısmında kalan ve avluya bakmayan evlerde oturanlarda ise gruba katılım oranının daha düºük olduğu tespit edilmiºtir. • Grup oluºumunu etkileyen toplumsal etkenlerin başında tabakalaºma gelir. Tabakalaşmanın katı olduğu toplumlarda değişik katmanlardaki kiºilerde bir etnik bilinç veya sınıf bilinci ortaya çıkabilir. Örneğin Yahudilerin kendilerini farklı görmeleri, etnik özellikler nedeniyle bir grup oluºumuna örnektir. Diğer yandan iºçilerin oluşturdukları gruplar ise sınıf bilinci sonucunda oluºan gruplardır. Bu grupların ortak özellikleri üyelerin kendi gruplarının durumunu iyileºtirmek amacıyla bir araya gelmeleridir. Toplumun yapısı farklı katmanlardan gelen kiºilerin gruplara katılımını veya grup içindeki rollerini etkiler. Örneğin ırk ayrımı olan ülkelerde zencilerin, beyazlar tarafından oluºturulan gruplara katılımı mümkün değildir. Irk ayrımı olmayan ülkelerde ise genellikle düºük konumlu ırkın üyeleri karışık gruplarda alt konumlarda yer alırlar. Ataerkil toplumların siyasi partilerinde kadınlara yönetim kadrolarında değil de kadın kolları gibi oluºumlarda yer verilmesi de toplumsal yapı-grup iliºkisine örnektir. İnsan doğasından kaynaklanan özellikler Evrim kuramından etkilenen sosyal bilimciler, insanın grup içinde yaşamasının başlıca sebebinin soyunu sürdürme olasılığını arttırmak olduğunu ileri sürmüºlerdir. Grup içerisinde bulunan hayvanlar ortak avlanabildikleri için yemek bulmak için daha az çaba harcarlar ve diğer hayvanların saldırılarına grup olarak karşı koyabilirler. Bu durum da hayatta kalmalarını ve soylarını devam ettirmelerini kolaylaştırır. Bu faydalar toplum içinde yaşamanın insanın da doğasında olduğunun kanıtları olarak gösterilmiºtir. İnsanları birbirleriyle iliºki kurmaya iten bir diğer sebep ise toplumsal gerçekleri belirleme eğilimidir. Festinger fiziksel gerçek ve toplumsal gerçek kavramlarını birbirinden ayırmıştır. Toplumsal Gerçek başkalarının görüº ve davranışlarıyla belirlenir ve düºünce birliği sonucunda ortaya çıkan bir kavramdır. Özellikle ilk kez karşılaşılan ve belirsiz durumlarda insan ne hissetmesi, nasıl davranması gerektiğini ancak diğerlerine bakarak öğrenebilir. Örneğin SCHACTER ve SINGER'ın araştırmasında kendilerine elektrik ºoku verileceğini öğrenen denekler aynı durumda olan diğer deneklerle beklemeyi yalnız beklemeye yeğlemişlerdir. Bunun yanında toplumsal yaşamın anlamının sadece bireylerce oluşturulamayacağı, toplumsal değerlerin, kuralların etkileºim sonucu ortaya çıktığını, bu yüzden de insanların bir araya gelme ihtiyacı duyduklarını savunanlar da vardır. Tek kiºinin ulaşamayacağı amaçlara ulaºmak için bir araya gelme Bireylerin tek başlarına ulaşamayacakları, ancak grup halinde çalışılırsa ulaşılabilecek bazı sonuçlar vardır. Aynı iºin kısa süre içerisinde çok kez tekrarlanmasını gerektiren (yangının çok sayıda kovayla söndürülmesi) ya da bir kiºiyi aºan bilgi ve becerinin kullanılması (otomobil yapımı) gibi durumlarda grup oluºturarak çalışmak kaçınılmazdır. Ayrıca bir karar alınacağı zaman bunun grup halinde görüºülmesi tek kiºinin alabileceğinden daha doğru/uygun kararlar alınmasını sağlayabilir. Karar alma için bir araya gelen gruplar kendi kendilerine oluşabileceği gibi toplumsal kurumlar olarak da var olabilirler (yönetim kurulu vs.). GRUP ARAªTIRMALARINA KONU OLAN GRUPLAR Gerçek yaºamda var olan gruplar Bu gruplar günlük hayatta karşılaştığımız, doğal olarak oluºmuº gruplardır. Ortaya çıkışlarında araştırmacıların herhangi bir müdahalesi yoktur. Arkadaº grupları, yurt öğrencileri vs. bunlara örnektir. Araştırmacılar bu grupları doğal ortamlarında inceler. Gruplar sadece gözlemde bulunarak, gruba amaç açıklandıktan sonragrup üyeleriyle iletiºim kurarak ya da araştırmacıların gruba bir üyesiymiº gibi katılımıyla incelenebilir. Laboratuvarda belli bir amaçla bir araya gelen kısa süreli gruplar Bazı araştırmalarda birbirlerini daha önce tanımayan bireyler bir araya getirilerek bu kiºilere bir grup iºi verilir ve bu iº çerçevesindeki etkileºimleri veya grup çalışmasının sonucu incelenir. Bu türden araştırmalarda gruba belli bir konuda karara varmak, bir oyun oynamak, bir ürün üretmek gibi iºler verilir. Bu çalışmaların bir bölümünde araştırmacı grub içerisine kendi iºbirlikçisini katar ve onun önceden saptanmış davranışlarına grup üyelerinin tepkisini inceler (ör:bilerek yanlış cevap verme, grubu kışkırtma). Laboratuvardaki sankigruplar (pseudogroup) Bazı araştırmalarda kiºiler diğer grup üyeleriyle etkileºim içinde değillerdir. Örneğin kiºi deneye tek başına katılmasına rağmen başkalarının da bulunduğu söylenebilir ve onların sorulara ne ºekilde cevap verdiği veya nasıl davrandıkları (gerçekte başkaları yoktur ve söylenenler araştırmacının belirlediği davranışlardır) aktarılır. Minimal grup Bu tür grupta deneğe kiºilerin belli ölçütlere göre iki türe ayrıldıkları ve kendisinin de bu türlerden birine girdiği söylenir. Kiºinin kendi grup üyeliği sadece bir adla sınırlı ve önemsiz bir özelliğe dayanıyor olabilir. Örneğin Maviler ve Kırmızılar gibi. Daha sonra kiºilere sembolik anlamı olan puanlar verilerek araştırma çerçevesinde bu puanları (görmedikleri ve tanımadıkları) kendi grup üyeleri ve diğer grup üyeleri arasında paylaştırmaları istenir.
05 Sep 2007
Sosyoloji İle İlgili Temel Kavramlar
TOPLUM: Belli bir coğrafya parçası üzerinde yer alan,üyeleri arasında sıkı bir etkileşim ve işbölümü olan bir insan topluluğudur. SOSYAL OLAY: Toplum içinde meydana gelen, başlama ve bitiş noktaları belirli olan birden fazla kişiyi ilgilendiren bir oluşumu ve değişimi ifade eder. SOSYAL OLGU: Genellikle başlangıç ve bitiş zamanı bilinmeyen, nerede başlayıp nerede bitebileceği kesin olarak tesbit edilemeyen bir sosyal oluşum ve değişimi ifade eder.Tek tek meydana gelen sosyal olayların genel bir ifade tarzıdır.Selma ile Mehmed'in evlenmesi bir sosyal olaydır. Ama tüm evlilik olaylarının hepsine birden evlenme denir. Bu ise sosyal olgudur. SOSYAL KURUM: Birbirleriyle sosyal ilişki ve etkileşim halinde bir arada bulunan insanların, toplum içinde nasıl davranmaları gerektiğini ve bu davranışların kurallarını belirleyen, kişilere belli şekillerde davranışlarda bulunması için zorlayıcı etkide bulunan, aralarında birlik ve bütünlük olan, uyumlu ve örgütlü bütünlerdir. Aile, eğitim, din, hukuk,ekonomi, yönetim, devlet kurumları. SOSYAL İLİŞKİ: Birbirinden haberdar olan en az iki insan arasında belirli bir süre devam eden, anlamlı ve belirli amaçlar etrafında kurulan sosyal bir bağdır. SOSYAL YAPI: İçinde sosyal ilişkilerin sosyal olayların meydana geldiği, sosyal grupların ve kurumların yer aldığı,nüfus ve yerleşim tarzının şekillendirdiği, toplumun şekil ve çevresi ile ilgili dış görünüşe sahip olan bir sosyal varlıktır. SOSYAL GRUP: Belli ortak özelliklere sahip, etkileşim ve ilişki içinde bulunan iki veya daha fazla kişinin meydana getirdiği göreli bir sürekliliği olan bireyler topluluğudur. SOSYAL DÜZEN: Bir toplumdaki üretim güçleri ve üretim ilişkileriyle din, hukuk, eğitim gibi kurumların karşılıklı bağımlılık içinde oluşturdukları uyumlu bir bütündür. KÜLTÜR: Tarihsel ve sosyal değişme süreci içinde oluşturulan, bütün maddi ve manevi değerleri ile bunları yaratmada ve gelecek kuşaklara iletmede kullanılan araçların tümüdür. CEMAAT: Kan bağlılığının, benzerliğin, geleneklerin bulunduğu, iş bölümünün görülmediği insan topluluğudur. CEMİYET: İş bölümünün geliştiği, akılcılığın egemen olduğu, daha çok organik dayanışmanın görüldüğü toplumdur. MİLLET: Siyasi bir birlik şeklinde yaşayan, ortak, mazi ve kültüre sahip, devlet şeklinde teşkit-lanmış fert ve zümrelerin toplamıdır. KALABALIK: Ortak fikirlerle hareket eden ve aynı heyecanı taşıyan, teşkilatsız ve sürekli olmayan, kendiliğinden oluşan insan yığınıdır. HALK: Üyeleri yoğun bir şekilde bir araya toplanmış olmayan, bir arada bulunmaları tesadüfi olmaktan uzak,sürekli, ortak bir kültürle birbirlerine bağlı, teşkilatsız yaygın,insan topluluğudur. SOSYAL DEĞİŞME: Bir toplumda ekonomik büyüme ile birlikte sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda bir ilerlemenin olması demektir. SOSYAL BÜTÜNLEŞME: Bir toplumu oluşturan, topluluk,grup ve kurumları gibi, sosyal yapının çeşitli öğeleri arasındaki birbirini tamamlayabilme durumuna denir. SOSYAL ÇÖZÜLME: Bir toplumda maddi ve manevi kültür öğelerinin bir araya gelerek bir anlam ifade edecek ve işleyen bir bütün oluşturacak çok biçimde birbirlerini tamamlayamamalarıdır. İŞBÖLÜMÜ: Bir toplumsal üretim düzeni içindeki değişik görev ve hizmetlerin, toplumun üyeleri, grupları arasında karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde bölünmesi sürecidir. SOSYAL TABAKALAŞMA: Toplumu meydana getiren üyelerin ya da öğelerin bir ya da daha fazla ölçüte göre hiyerarşik sırılanmaları SOSYAL SINIF: Toplumun düzeyi, yaşam biçimi, eğitim,saygınlık gibi özellikler bakımından birbirine benzeyen ve bunun bilincinde olan insanlar tarafından oluşturulan bir bütündür. SOSYAL HAREKETLİLİK: Kişilerin, ailelerin ve sosyal grupların toplum içinde sahip oldukları bir stüdüden diğer bir statüye veya bir tabakadan diğer tabakaya geçmeleridir SOSYAL YAPI I. Tanımı: Sosyal yapı, içinde sosyal ilişkilerin, sosyal olayların meydana geldiği, ses yol grupların, kurumların yer aldığı, nüfus ile yerleşim tarzının şekillendirdiği, toplumun şekil ve çerçevesi ile ilgii dış görünüşe sahip olan bir sosyal varlıktır. Sosyal yapının iki yönü vardır: A - Kültürel (Manevi) Yapı: Toplumun sosyal ilişkiler ağı dediğimiz sosyal statüler, roller ve değer yargılarından oluşan yapısı B- Fizik (Maddi) Yapı: Toplumun şekil ve çevresi olarak belirtilen dış görünüşünü oluşturan nüfusun yerleşim tarzı (köy - şehir) fiziksel yapısını oluşturur. Toplumdan topluma sosyal yapı farklı özellikler gösterir. II - SOSYAL YAPI İLE İLGİLİ KAVRAMLAR A - Sosyal İlişki: Birbirinden haberdar olan en az iki insan arasında belirli bir süre devam eden, anlamlı ve belirli amaçlar etrafınd kurulan sosyal bir bağdır. M.Weber’e Göre Sosyal İlişkinin Özellikleri: 1. En az iki kişi arasında olmalı 2. Bir zaman sürecini içermesi 3. Kişi ya da grupların karşılıklı etkileşim içinde bulunmaları 4. Birbirlerinin varlığından haberdar olmaları 5. İlişkiler ortak bir anlam taşıması 6. İlişkide bulunan kişilerin birbirlerini içten karşılıklı bağ duymaları Sosyal İlişki Çeşitleri: 1. Samimiyet Derecelerine Göre a) Birincil İlişkiler: Daha çok cemaat tipi örgütlenmelerde görülen ve yazılı hale getirilmemiş ilişkilere dayanır. Daha çok örf ve adetler biçimindedir. Özellikleri: - İlişkiler karşılıklı duygusal güven anlayışa samimiyete dayalı yüzyüze ilişkilerdir. - Yazılı kurallara bağlı değildir. - Sosyal etkileşim çok güçlüdür. - İlişkiler uzun sürelidir. - Daha çok küçük gruplarda (aile, arkadışlık, köy, komşuluk) görülür. - Bütün toplumlarda görülebilir. b) İkincil İlişkiler: Daha çok cemiyet tipi bir teşkilatlanmada (şirket, sendika,kentler . . .) görülür. Özellikleri: - İlişkiler resmidir. Duygusal iletişim çok zayıf - Yazılı kurallara bağlıdır. - Kıss sürelidir. - Sosyal etkileşim çok zayıftır. - Daha çok büyük graplarda (şehir, şirket, resmi kurumlar ) görülür. - Kitle iletişim araçlarının etkisi çoktur. 2. Sürelerine Göre a) Tesadüfi (geçici): Kısa süreli (bir maçta biraraya gelen insanların ilişkileri)dir. b) Periyodik: Yılın belli zamanlarında kurulan ilişkilerdir. Mevsimlik işçilerin ilişkisi c) Sürekli İlişkiler: Çok uzun süreli ilişkilerdir. Aynı, köyde, şehide oturan insanlar arasındaki ilişkiler gibi. B - SOSYAL STATÜ VE ROLLER: Statü: İnsanlırn toplum içindeki yerini ifade eden bir kavramdır. Statü, kişilerin çocuk, doktor, müslüman, öğretmen, işveren, örneklerindeki gibi kim olduklarını belirtir, ona bir takım haklar sağlar ve yükümlülükler yükler. Statü Çeşitleri: 1. Verilmiş (edinilmiş) Statü: Kişilerin yetenek ve becerilerine bakmadan ve onların bir çabası olmadan, kendileri dışındaki faktörler tarafından sağlanır. Yani kişi doğumuyla, cinsiyetiyle veya yaşıyla ilgili bu statüyü elde eder. Örneğin, Yaşlı, genç, kadın, erkek, siyah, beyaz . . . 2. Kazanılmış Statü: Kişilerin kendi çabaları sonucu elde ettikleri stütüdür.Örneğin, anne, baba, öğretmen rolü çok büyüktür ve çok çabuk değişebilir. Sosyal Prestij (İtibar): Bir bireye ya da kümeye (grub) başka birey ya da kümelerle, ilişkilerinde üstünlük sağlayan duruma denir. Doktorluk statü,doktorun sevilmesi, aranması durumuna prestij denir. Statünün Özellikleri: 1. Her insan birden fazla statüye sahip olabilir. 2. Bazıları doğuştan bazıları sonradan kazınılır. 3. Bazıları doğumdan ölüme kadar değişmezken koşulları daha kolay değişir. 4. Her stütü belli kurallara bağlıdır. 5. Statüler arası ilişkiler ağı vardır. 6. Toplumdan topluma değişiklik gösterebilir. Anahtar (Temel) Statü: Bireyin sahip olduğu statülerden toplum da en etkin olanına anahtar statü denir. Anahtar stütü kişinin toplum içindeki kişiliğini belirler. Cumhurbaşkanı, General, Öğretmen, İmam genellikle kişinin diğer statülerine göre anahtar stütü niteliği taşır. Rol: Toplumun bireyden statüsüne uygun olarak beklediği davranışlarına rol denir. Kişinin her taşıdığı statüye göre bir çok rolleri vardır. Her rol, diğer rollerle olan ilişkilerinin derecelerine göre var olur ve anlam kazanır. Statünün dinamik yönüdür.Bir kimse hem öğretmen, hem sporcu hem parti üyesi olabilir.Rol Pekişmesi: Rollerin birbirini kolaylaştır-masıdır. Ana okulu öğretmeni Rol Çatışması: Bireyin sahip olduğu statülerine uygun rolleri arasında herhangi birine uygun davranışı yapacağına karar verememesi haline rol çatışması denir. Örneğin, bir müdürün evde müdür rolüne devam etmesi, subayın evdekilere asker imiş gibi davranması C - SOSYAL DEĞERLER: Değerler, kişilerin düşünce, tutum ve davranışla-rında birer ölçüt olarak ortaya çıkan ve sosyal yaşamın vazgeçilmez bir öğesini oluşturur.Değerler: Bir gruba ya da topluma üye olanların uymak durumunda oldukları genelleşmiş ahlaki inançlardır. Neyin iyi, güzel ve doğru; neyin kötü, çirkin ve yanlış olduğunu gösteren kriterlerdir. Sosyal Değer Çeşitleri: 1. Pratik Değer: bir toplumun üyelerini birarada tutmaya yönelik inançlardır.Bu değerler kişiler arasında birlik ve dayanışmayı bozacak eğilim ve davranışları kötülerken, toplumun ihtiyaçlarını giderecek davranışları özendirir. 2. İdeal Değer: İnsanın ideside neler yapması gerektiğine ilişkin davranış modelleri önerir. Çoğuna uymak günlük yaşamda mümkün olmasa da önemleri büyüktür.Çünkü, insanları bencillikten kurtarır, toplum sorunlarıyla ilgilenmeye, yüksek ahlaki değerler edinmeye özendirir.3. Egemen Değer: Özgürlük, bağımsızlık, yoksulları korumak, namuslu olmak gibi tüm toplumca benimsenmiş ve korunan, uzun zamandan beri varlığını sürdüren değerlere denir. Özellikleri: - Toplum fertlerinin ortak duygu ve düşüncelerini yansıtırlar. - Toplumun birliğini güçlendirirler. - Toplumsal kurallara temel oluştururlar. - Zorlayıcıdırlar. - Toplumda kuşaktan kuşağa aktarılırlar. - Ahlaki, dini inanç ve ilkelere dayanırlar. - Toplumdan topluma değişirler. - Zamanla aynı toplumda değişebilirler. D - SOSYAL NORMLAR: Bir toplumda insanları belli olaylar karşısında nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen öyle davranmaya zorlayan kurallara sosyal norm denir. 1. Yazılı(Resmi) Normlar: Kanunlar, tüzükler, yönetmelikler gibi devletin yetkili organlarınca düzenleyip, uygulamaya konan, gerektiğinde değiştirilen, devletin ve sosyal düzenin korunmasını ve devamını amaçlayan normlardır. Uymayanlar maddi ve bedeni cezaya çarptırılır. Hukuk kuralları gibi 2. Yazısız (Resmi Olmayan) Normlar: Bireyler arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinden doğan töre, adet, gelenek,görenekler, din kuralları, görgü kuralları gibi yazılı olmayan normlardır. Yaptırmaları mesnevidir. Örf (Töre): Toplum yaşamında yararlı ve gerekli olduğuna ortaklaşa inanılan; kimi yerde yasa ve ahlakın yerine geçebilen, yaptırım gücü (kanun veya norm şeklinde) olan kurallara örf veya töre denir. Adet: Halk tarafından alışılmış ve yaygın olarak kullanılan davranış şekilleridir. Bayramda akraba ve ahbap ziyaretleri yapmak Gelenek: Bir toplumda, eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa geçen kültür mirasları, alışkanlıklar bilgiler ve davranışlardır. Görenek: Bir şeyi görülebildiği gibi yapma alışkanlığıdır. Uyulması için yaptırımı bulunmayan, ya da çok az olan davranış öğeleridir. Din Kuralları: İnsanların Tanrıyla veya diğer insanlarla ilişkilerini düzenler.Sevap ve günah gibi yaptırım çeşitleri vardır. Ahlâk Kuralları: İnsanların kendi nefislerine karşı vazifelerini ve diğer insanlarla ilişkilerinde nasıl davranmaları gerektiğini belirten kurallardır. Görgü Kuralları: Örf ve adetlerin basit biçimidir. Bir kimsenin belli bir olayda nasıl davranması gerektiğini gösterir. Bir toplantıda konuşurken, bir davette yemek yerken bir törene katılırken nasıl davranırız? Hukuk Kuralları: Kişiler arası ve kişi ile toplum arası ilişkileri düzenleyen,maddi yaptırım olan bu nedenle uyulması zorunlu kurallardır. Sosyal Normların Özellikleri - Sosyal değerlerin somut şeklidir. - Toplumun düzen ve devamlılığını sağlar. - Toplumsal kontrolü sağlarlar. - Toplumsal süreç içinde veya merkezi otoritece oluşturulabilir. - Bireylerin davranışlarını sınırlayan emir, yasaklardır. - Toplumdan topluma veya zamanla değişir. - Uymayanlar toplumca cezalandırılır, zorlayıcıdır. - Çoğunluğun sosyal normlara uyması sosyal bütünleşmeye, uymaması ise sosyal çözülmeye neden olur. E - SOSYAL KONTROL Bireylerin veya sosyal grupların sosyal üzeninin gereklerine uygun biçimde davranmalarını sağlamaya yönelik önlemlerin tümünü ifade eder.Sosyal kontrol, grup ve toplumun, kişinin davranışlarını sınırlandırması ve bu sınırlandırma yoluyla sosyal değerleri benimsemesinin sağlanması demektir. Özellikleri - Kaynağı sosyal yaşamdır ve her toplumda görülür. - Toplumun düzeni ve devamını sağlar. - Her türlü sosyal ilişkiyi kapsar. - Bireylerin toplumsallaşmasını sağlar. - Birey örnek davranış kalıplarını öğrenir ve taklik yoluyla kazanılır. - Toplumdan topluma veya aynı toplumda da değişir. - Toplumsal norm ve değerleri araç olarak kullanır. III. SOSYAL OLAY VE OLGU: Sosyal Olay:Toplum içinde meydana gelen, başlama ve bitiş noktaları belli olan ve birden fazla kişiyi ilgilendiren bir oluşumu, değişimi ifade eder. Sosyal Olgu: Genellikle başlangıç ve bitiş zamanı bilinmeyen nerede başlayıp nerede bitebileceği kesin olarak tesbit edilemeyen bir sosyal oluşumu ve değişimi ifade eder. Tek tek meydana gelen sos olayların genel bir ifade tarzından IV. SOSYALLEŞME: Bireyin toplumsal etkileşim sonucu o toplumun kültür, davranış, düşünme biçimlerini kazanması süresine denir. V. ANOMİ: Düzensizlik ve kuralsızlık ifade eder. VI. SOSYAL DAYANIŞMA: Grup içindeki bireylerin diğer bireylerle uyumlu ilişkilere girmesi ile ortaya çıkan duruma denir. Durkheim'e göre dayanışma çeşitleri a) Mekanik Dayanışma: Toplumda benzer, ortak duygu ve düşüncelere sahip insanlar arasındaki dayanışmadır. İlişkiler dostça ve samimidir. SOSYAL GRUPLAR: A. Tanımı: Belli amaçlar ve bunları gerçekleştirme çabası çerçevesinde toplanmış, belli kurallara göre. belirli süre karşılıklı sosyal ilişkide bulunan,en az iki kişiden oluşan, göreli bir sürekliliği olan bireyler topluluğuna sosyal grup denir. B. Özellikleri ve Fonksiyonları 1 - Grup üyelerin ortak bir amaca sahip olması 2 - İki veya daha fazla kişiden oluşması 3 - Üyelerin karşılıklı sosyal ilişkide oluşması 4 - Göreli bir sürekliliğin bulunması 5 - Grup üyeleri arasında işbirliği ve iş bölümü vardır. 6 - Grubun bireylerin beklentilerine cevap vermesi 7 - Grub bireyleri arasında biz bilincinin olması 8 - Grup üyeleri arasında rol ve statü dağılımı vardır. 9 - Grup üyerine baskı yapar ve yol gösterir. 10 - Yapı ve fonksiyon bakımından zamanla değişir. 11 - Bireyi sosyalleştirir, tutumları değiştirir, pekiştirir. 12 - Grup birey için bir güvencedir. 13 - Grup, işlevini yerine getirdiği sürece vardır. 14 - Kültür grup aracılığıyla nesilden nesile aktarılır. C. SOSYAL GRUP ÇEŞİTLERİ 1 - Grup Üyelerinin Sayısına Göre a) Büyük Grup: Üye sayısı çok olan, ilişki ve etkileşimleri daha sınırlı ve resmi olan gruplardır. İkincil ilişkiler hakimdir. Şehir gibi gruplardır. b) Küçük Grup: Üye sayısı sınırlırdır ve ilişkiler yüzyüze (birincil)dir. Köy,aile 2 - Grubun Süresine Göre: a) Geçici Gruplar: Belli bir iş yapmak veya belli bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen kişilerden oluşur. Bunun için kısa ömürlü ve geçicidirler. Mevsimlik işçi, izciler grubu. b) Sürekli Gruplar: Genellikle grup üyelerinin ömürlerinden daha uzundur. Millet,aile, köy, şehir, gruplar 3 - Bireyin Gruba Katılışına Göre: a) Resmi Gruplar: Yetkili organlarca oluşturulmuş ve önceden belirlenmiş yasa, tüzük, yönetmelik gibi hukuk kurallarına göre düzenlenmiş gruplardır. Milli eğitim de çalışan grup. b) Resmi Olmayan Gruplar: Kanun ve yönetmelikler yerine grup üyeleri tarafından geliştirilen kurallara göre var olan gruptur. Genellikle küçük gruplardır. Aile, arkadaş grupları, imece (bir örgütte kendiliğinden doğmuş yardımlaşma şekli), klik-hizip (bir örgüt düşünce ve davranış bakımından ayrılık gösteren küçük gruplaşma) gibi... 4- Bireyin Gruba Katılışına Göre a) Bireyin Kendi İradesiyle Katıldığı Grup: Gruba girip çıkmanın serbest olduğu gruplardır. Arkadaşlık, klup, demek grupları b) Bireyin İrade Dışı Katıldığı Grup: Bireyin doğal yolla katıldığı gruptur aile millet, kastlara bireyler doğal yolla katılırlar. Türk veya Fransız olmak kişinin ömrü boyu devam eder. 5 - Sosyal İlişki Tiplerine Göre: a) Birincil Gruplar: Üyeleri arasında birincil (yüzyüze, samimi) ilişkilerin olduğu gruptur. Aile, arkadaşlık, komşuluk, komşuluk b) İkincil Gruplar: Üyeler arasında ikincil ilişki bulunan, bulunan, bu ilişkilerin yasa, yönetmeliklerle belirlendiği gruplardır. Üyeler arsındaki ilişkilerde çıkar duygusu egemendir. Dernekler, sendikalar, siyasi gruplar gibi... 6. Ferdinan Tönnies’in Grup Sınıflaması a. Cemaat: Zaman içerisinde yavaş yavaş meydana gelen, bireyleri arasında duygu ve düşünce birliği olan insan topluluğudur. Irk, etnik köken ve kültür bakımından farklılaşmış kişilerden meydana gelirler. Cemaat üyeleri arasında sıcak, samimi,yürekten, duygusal ilişkiler vardır. Aile, akrabalık, klan gibi kana bağlı; komşuluğa dayanan köy gibi yere bağlı, düşünce ve duygu benzerliğine dayalı topluluklar cemaate örnek verilebilir. b. Cemiyet : Irk, etnik köken, sosyo ekonomik statü ve kültürce farklılaşmış topluluklardır. Cemiyetler kişisel olmayan, soğuk, rasyonel ve özgür ilişkiler üzerine kuruludur. Sanayi ve ticaret işletmeleri, baskı grupları, şehirler gibi örnekler.... Cemaat-Cemiyet Özellikleri Cemaat (Topluluk) Cemiyet (Toplum) - Ortak irade - Üyelerin kişiliği yok - Toplum çıkarları - İnan - Din - Töre, adet - Doğal dayanışma - Ortak mülkiyet -Bireysel irade Var Birey çıkarları İdeoloji Kamuoyu Moda, geçici arzular Sözleşmeli dayanışma Bireysel mülkiyet 7. Durkheim’in Toplum Sınıflaması: a. Mekanik Dayanışmalı Toplum: - Bireysel bilinçler birbirine benzer, bireyin kişiliği yoktur. Toplum önemlidir. - Bağlılık benzerlikte doğan sempati bağlılığıdır. - Dayanışma tam bir benzeşme ve uyum içinde ortaya çıkar. Dayanışma, insanların birbirine benzediği oranda artar. Dayanışma inorganik varlıkların molekülleri arasındaki dayanışmaya benzetildiğinden mekanik dayanışma denir. - Nüfuz az işbölümü yok, homojen geleneksel b. Organik Dayanışmalı Toplum: - Toplumsal işbölümü gelişmiş ve bireylerarası, farklılaşma artmıştır. ? bireysel farkları doğurur. - Dayanışmma işbölümüne dayanan, başkalarının bizi tamamladığı dayanışmadır. Bu dayanışmada bireysel bireysel farklılıklarını kazanırlar. Gelişmiş hayvanların organları arasındaki dayanışmayı hatırlattığı için organik daynışma denir. - Nüfuz artmış, bireycilik, ihtisaslaşma artmış, din evrenselleşmiş, evrensel değerler gelişmiş yerel bağlar zayıflamıştır. IV. Grup Dışındaki Topluluklar: A. Kalabalık (Yığın) : Aralarında fiziki yakınlık bulunmalarına rağmen,karşılıklı ilişkiler, birleştirici, bütünleştirici bağlan bulunmayan veya yüzeysel ilişki ve geçici bir süre için birbirine bağlanan insan birimleridir. Rastlantı sonucu oluşurlar. Durakta otobüs bekleyenler, yangını seyredenler. - Kalabalıklar (sıradan kalabalık. - İzleyiciler (dinleyici, seyirciler) - Gösteri Toplu - Etkin kalabalıklar B. Sosyal Kategori : Ortak niteliklere sahip olan, fakat aralarında hiçbir ilişki olmayan kişilerin oluşturduğu bir bütündür. Örneğin, öğrenciler, taksi şoförleri, memurlar, yaşlılar. Kategori Şekilleri 1. Kitle : Ortak sosyal niteliklere sahip olan insanların oluşturduğu, (fiziksel yakınlıkları bulunmayan) kategoridir. Aynı gazeteyi okuyanlar, aynı futbol takımını tutanlar. 2. Sosyal Sınıf : Aynı hayat tarzına sahip, gelir, eğitim-öğretim, kültür ve meslek gibi çeşitli özellikler bakımından birbirine benzeyen insanların oluşturdukları kategoridir. Örneğin, işçi, işveren, köylü. 3. Azınlık : Bir topluma egemen olanların yararlandığı haklardan (belirgin farkları nedeniyle) yararlanamayan insanların oluşturduğu bir kategoridir. Batıdaki Türkler
10 Jul 2007
Popüler Kültür, Medya ve MCDONALDLAŞTIRMA
MEDYA Medya;kültürün en önemli üretim araçlarındandır.’medya gerçek kültürü ham madde olarak kullanır; çeşitli yönlerini yeniden yaratarak, değiştirerek, şekillendirerek yeniden üretir’(YRD. DOC .DR Süheyla KIRCA schroeder Bahçeşehir ünü. İletişim fakültesi).Diğer gelişmiş ya da gelişmekten olan toplumlarda olduğu gibi günümüz Türkiye’nde de medya ,bireylerin bilgi duygu düşünce,inanç,tutum ve davranışları etkileyebilecek çok büyük bir güce sahiptir. “Bireylerin değil,aynı zamanda toplumsal gurupların ,toplumsal kurumların ve kuruluşların, kısaca toplumumuzun tamamının ve Ulusal kültürümüzün,medyanın şekillendirici ve belirleyici etkisinden kaçabilmesi olanaksız gibi görünmektedir.”( Türkiye'de Medya Sektörünün Ve Medya Çalışanlarının Sorunları / Yrd. Doç. Dr. Ali ARSLAN/cilt:6/sayı:1) Medya modern insanın kültürel tercihini düzenler ve sonuç itibariyle yaptığı şey, gerçeğin kurgusallaşmasıdır.’Bu ürünlerde kurgusallaştırmaya gerçeklik; çoğu zaman güç ilişkilerini ve iktidarı meşrulaştırmaya yarar (YRD.DOC.DR Süheyla KIRCA schroeder Bahçe şehir üniversitesi. İletişim fakültesi) Ayrıca medya tüketicinin davranışlarını yönetir ve insanları eğlendirir Örneğin ‘reklamlar tüketicinin zevkleri doğrultusunda çok ciddi yatırımlar yapmakta ve reklamları insanların eğlenmek ve hoşlanarak seyir edeceği şekle sokmaktadırlar.’Medya basın yayın organlarından oluşur. Daha genel bir ifade kullanacak olursak medya insanların siyaset, spor ve eğlence gibi konularda malumat sahibi olmalarını sağlar. Ancak sosyolojik açıdan en önemli işlevi toplumdaki egemen sınıfların ve iktidar elitlerin halk üzerinde hegemonya kurdukları bir araçtır.’(DOÇ.DR Nuran Erol IŞIK sosyoloji giriş 2 dersi, popüler kültür ve medya konusu.) Medya, tüketicinin davranışlarını yönetir ve insanlara zevkleri hatırlatıp, bu zevklerin nasıl olması gerektiğini öğretir. Türkiye’de medya sektöründeki yoğunlaşma, 1990’lılardan itibaren büyük bir ivme kazanmış, gazeteci ailelerin kontrolünün söz konusu olduğu geleneksel medya sahipliği, yerini medya dışı sektördeki büyük sermaye gruplarının egemen olduğu “yeni medya sahipliğine” bırakmıştır. Medyanın Türkiye’nin geleceğinde, Türkiye’nin yapılanmasında çok önemli bir konumu vardır. Türk toplumu okumayı sevmeyen bir toplum olması insanımızın genellikle görsel hafızası güçlenmiştir ve görerek, izleyerek öğrenmeyi tercih etmektedir. O nedenle televizyonun ve medyanın Türkiye’de çok ciddi bir stratejik bir konuma sahiptir. KONU! POPÜLER KÜLTÜR VE MEDYANIN MCDONALDLAŞTIRMA İLE İLİŞKİSİ Popüler kültür ve medya konusunda yaptığım araştırmalarda en çok dikkatimi çeken şey, popüler kültür ve medyanın tüketim kültürü haline gelmesidir. Özellikle ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkeler için popüler kültürün bilinçli olarak kullanılması üzerine toplumun kusursuz bir tüketim toplumu haline gelmesine neden olmaktadır. ’Kullanım ve tüketim popülerin üretiminin ilk safhasından son kullanım safhasına kadar her safhada vardır. Popülerin yaratılmasında, diğer popülerler kullanılır; popüler sporcu ve sanatçılar; popüler edilen fikirler ve ideolojiler; popüleştirilmiş anneler ve kaynanalar, popüler televizyon ve televizyon programları; popüler magazin ve dergi kahramanları; ve elbette zaman ve dil sınırlarını aşan popülerlerin en popüleri seks ve seksüel umutlar… “Popülerle paketlenmiş popüleri, üstlerine, ayaklarına uygulayarak popülerin popüleştirme sürecini tamamlarlar. Tüm pazar mekanizması memnun gülümser;popüler makyajı bittiği için,kendi olmayan kendini kendine ve başkalarına göstermeme telaşındaki popçu,popüler makyajını alıncaya kadar tedirgindir,huzursuzdur;popülerini alır popçu,sürer ve kendini bulur,gülümser.Bunu her gün Pazar mekanizması ve popçu yapar.Popüler Pazar,doğal rengi kaçmış ve kullanım maddesine bağımlı duruma gelmiş popçunun özgürlük türküsünü okur.Yıllardır bir kez bile kendine kendi olarak bakmaktan korkan popçu, kendini kendinden olan popülerlerden birini kurtarıcı olarak sarılıp özgürlüğünü ifade eder;kendinin sandığı önemli kendi olur. “(İrfan ERDOĞAN, Korkmaz ALEMDAR ,AGE) Alıntıdan da çıkarılacağı gibi popüler kültürü ve medyayı mcdonaldlaştırma ile özdeşleştirebiliriz. Çünkü ‘mcdonaldlaştırma ile dünyanın aynalaştığı ve toplumun fast-food restoranlarının dört temel bileşeni olan verimlilik, öngörülebilirlik, hesaplanabilirlik ve denetim ilkelerinin marx’sın benzetmesi ile insanı demir kafese sokar olarak açıklıyabiriz .(GEORGE RİTZER , toplumun mcdanoldlaştıması) Bu mantıkla hareket edildiğinde insanlar kısa zamanda köşeye dönmeyi bir gelenek haline getirerek fikir üretemeyen, sorgulamayan ve eleştirmeyen kısaca insanları insanlıktan çıkarıcı dar kalıplara sıkıştırıcı bir fonksiyonun olduğunu söylemek mümkündür. Bir örnek verecek olursak televizyonlarda reytingleri yüksek olan programlar yayınlandığında arada verilen reklamlardan bir parça pay kapmak için firmalar günler öncesinden ihalelere girip inanılmaz paralar ödenmektedirler. Burada George Ritzer’in fast food mantığının dört bileşeninden biri olan verimlilik ilkesinin ve hesaplanabilirlik ilkesinin etkili olduğu görülmektedir. Çünkü George Ritzer’in toplumun mcdonaldlaştırılması eserinde verimlilik ilkesini ve hesaplanabilirlik ilkesini niceliğe yapılan vurgu ve kısa zamanda yapabileceğinin en iyisini yapmanın önemi üzerinde durulur ve bunların toplumun çeşitli alanlarında kendini gösterdiği anlatılmaktadır. Popüler kültür de hızlı tüketim ideolojisine ve kullan at mantığına bürünmüş bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. popüler kültürün asil alicisi ve tüketicisi durumunda olan çalışan kesimlerde, küçük burjuva yaşam biçimine bir özlem ve özenti uyandırdığı söylenebilir. Böylece popüler kültürün amaçlarindan biri olan" tüketim isterisi yaratmayı gerçekleştirmeye yönelik ilk başarı sağlanmıştır. Kitle iletişim araçlarıyla yayılan kültür, mal-mülk edinimini kışkırtmakta, "kullan-at" ideolojisini pekiştirmekte ve anlık mutlulukları ön plana çikarmaktadir. Buradaki ideolojik işlev, gerçek yaşamın yerine başka türlü bir yaşam olabileceğini düşünmenin yollarını, var olanın benimsenmesini sağlamaktır. Bunun için de gerçek yaşamın olumlanmasi , aşkinlaştirilmasi amaciyla kurgulanmiş biçimleri araciligiyla, alt gelir gruplarina, daha çok küçük burjuva kesimlere, başkalarinin yaşamlari, evleri, işleri, zevkleri sunulmaktadir. Magazinlerde, filmlerde, romanlarda karşimiza çikan, egemen sinifin bakiş açisidir aslinda. Insanlar reklamlardaki mallari tüketme, falan dizideki gibi bir yaşam sürme, dergilerdeki ünlüler gibi giyinme çabasina girerler. Kendilerine sunulanlari eleştirisiz, tartişmasiz kabul ederler. Bir araştirmaci olan Spencer C. Benneth şöyle demektedir:"Kimligimiz toplumsal rollerimize göre oluştugu için, bugün, kişi olarak kendimizi gitgide daha büyük bir anonimleşme içinde bulmakta, bunu önleyebilmek için sahip oldugumuz nesnelere bireysellik vererek, kendimize kimlik edinmeye çalişmaktayiz. Fakat buldugumuz bu kimligi, satin aldigimiz kitlesel üretim mamüllerine duydugumuz saygi sayesinde kazanabilmiş olmaktayiz."( Haberin Anatomisi ve Temel Yaklaşımlar- A.R.BÜLBÜL) 1978’den sonraki korkunç enflasyonla birlikte piyasada meydana gelen aşiri mal bollaşmasi ve kitlelerin tüketim istekleri ile harcama güçlerinin artmasi sonucunda, popüler kültürün asil alicisi ve tüketicisi durumunda olan çalişan kesimlerde, küçük burjuva yaşam biçimine bir özlem ve özenti uyandigi söylenebilir. Böylece popüler kültürün amaçlarindan biri olan"tüketim isterisi yaratma"yi gerçekleştirmeye yönelik ilk başari saglanmiş oldu. Popüler kültür ve kitle kültürü ürünleri de, günümüz toplumlarinda bu şeyleşmiş/yabancilaşmiş bireyleri hedef aliyor ve onlari sisteme uyumlandirmayi öngörmektedir ‘Popüler kültür kitle kültürünün somut şekillerinden biridir. Kitle kültürü tekelci kapitalizmin hem mal hem de imajlar satışını yapan, uluslar arası pazarın değişmelerine ve ihtiyaçlarına göre biçimlenip değişen, önceden yapılmış, önceden kesilip biçilmiş, paketlenmiş sununmuş bir kültürdür.Kapitalizmin kendi için üretirken ve gasp ederken, bu amaçla, kitleleri ücretli köle olarak kullanarak ’kitleler için ‘ yaptığı üretim ve bu üretimle gelen ‘yaşamı yapma yoludur.’Günümüzdeki popüler kültür, üretiminin ilk safhasından son-kullanım safhasına kadar her anıyla kullanım ve tüketim kültürüdür. Kullanılanı gelişigüzel atmanın popüler olması, popüler müzikte popülerin kısa zamanda tüketilip, bıkkınlıkla yeni bir popülerle yer değiştirmesi, kullanıcının bukalemun zevkli olduğundan çok, endüstrinin karakterindendir.’(Doğu Batı Düşünce Dergisi/yıl:4/Sayı:15/Mayıs,Haziran,Temmuz 2001/issn:1303-7242/İrfan ERDOĞAN Gasp Ve Popülerliğin Gayri Meşruluğu/Sayfa:78) İDDİA: KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI GİGEREK SİYASAL GÜÇLERİN MAŞASI HALİNE GELMEKTE VE TOPLUM ÜZERİNDE EGEMONYA KURMAKTADIR İdeoloji konusunda kültürel çalışmaların kullanıldığı kavramlardan biri hegemonya kavramıdır.”Hegemonya,ideoloji kavramından daha geniş bir kategoridir.Hegemonya kavramı, yönetici sınıfın kendi çıkarlarına uygun olarak yönetilenlerin rıza göstererek otoriteye uymasını sağlamaktır.Kitle iletişim araçları rızanın üretimindeki ana etkendir.popüler kültür ürünleri hegemonyaya kitlenin rıza göstermesi açısından önem taşımaktadır.”(Hülya Yengin /Medyanın Dili/İletişime Kuramsal Bir Yaklaşım:Popüler Kültürlerinin Çözümlenmesi/Der Yayınları/sayfa:186) Görüldüğü gibi kapitalist düşünen insanlar ya da iktidar elitleri olarak nitelendirilen insanlar kitle iletişim araçlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları açıkça görülmektedir.Bu davranışı sergiliyen insanlar son derece yozlaşmış ve gözleri kar motifine bürünmüştür. Demokratik olsun olmasın bir rejimde etkili olmak isteyen siyasal güçler açısından, kitle iletişim araçları her zaman büyük bir önem taşımaktadır.Kitle iletişim araçları düşünce özgürlüğü ve bu düşünceleri yayabilme olanakları bulunmadığı zaman fazla bir önemi kalmaz. ‘Çoğulcu bir demokraside, halkın genel çıkarlarını ekonomik gücünü elinde bulunduran azınlığın özel çıkarlarına feda edilmemesi, kitle iletişim araçları üzerinde ikincilerin doğrudan ya da dolaylı bir denetim tekeline sahip bulunmasına bağlıdır.’(İsi Haber Bilgi, Ahmet Taner HAL, siyasi sistemler ) Kısaca çoğulculuğun olabilmesi için kamuoyunu oluşturacak araların da çoğulcu olması gerekir.Burada demokrasi sadece görünüşte kalır.Yeni düşüncelerin yayılması ve yeni toplumsal güçlerin siyasal yaşamda ağırlığını duyurması da zorlaşır. “Türk İktidar Seçkinlerinin bir parçası durumuna gelmiş Türk medyasının kendi içinde, her şey güllük gülistanlık olduğu da söylenemez. Üçüncü bin yıla adım atmış durumda bulunduğumuz şu günlerde, medya sektörü ve özellikle de medya çalışanları oldukça ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadırlar. Çalışmanın ana teması, Türk medyasının yaşamakta olduğu bu temel sorunlar alacaktır. Söz konusu sorunlar ortaya konulurken, bizzat medya sektöründe çalışan bireylerin kendi saptamaları esas alınmıştır. Özellikle de Arslan'ın (1999) 1995-1999 yılları arasında, çok sayıda Türk medya eliti ile yüz yüze yaptığı görüşmeler sonucunda ortaya koymuş olduğu bulgular, bu konuya oldukça ışık tutucu niteliktedir.”(Türkiye'de Medya Sektörünün Ve Medya Çalışanlarının Sorunları / Yrd. Doç. Dr. Ali ARSLAN/cilt:6/sayı:1) küreselleşme ile birlikte her kurumda olduğu gibi medya kurumunda da kapitalist düşünme ve kar motifi büyük ölçüde etkili olduğu görülmektedir. Bu gibi etik olmayan sansürler yüzünden halkı kendi çıkarları doğrultusunda gerçeklerden noksan bırakılmasına neden olmaktadır.Bunu bir örnek ile belirtmek gerekirse ABD’nin Irak’taki katliamları gün yüzüne çıkarmaması ve bu katliamları gün yüzüne çıkaran basın mensuplarına zor kullanarak sansür çekmesi gibi başka bir örnekte dizilerden verecek olursak show tv de izleme rekorlarını kıran kurt vadisi dizisinin başka bir versiyonu olan kurtlar vadisi terör dizisinin ilk yayınlandığı günden sonra sakıncalı konular üzerinde şekillendiği gerekçesiyle rutin tarafından kaldırılması medyanın tarafsız ve özgür olmadığını çok açık bir şekilde bize göstermekte. İDDİA 2:MEDYADA ŞİDDET, KADIN VE ÇOCUK İSTİSMARI GÜN GEÇTİKÇE ARTMAKTADIR Medyaya bakmadan önce iletişim kavramı hakkında bilgi vermek gerekirse iletişim; en az iki kişi tarafından yapılan bilgi ve haber alışverişine ve kendini ifade etme isteğinden doğduğunu söyleyebiliriz. Bu kitle iletişim araçlarının en önemlisi televizyondur. Çünkü aynı anda birçok kişiye hitap edebilme imkanı sunmakta. Günümüzde, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşan kullanımı ile şiddet içerikli haberler, gittikçe artmaktadır. Kitle iletişim araçları şiddetin toplumda meşrulaştırılması, kültürel yönden normalleştirilmesi ve içselleştirmesi gibi bir işlevi vardır. Kitle iletişim araçları da şiddete dayalı insan ilişkileri yaşayan ve yaşamını bu ilişkilerle örülü bir dünya görmek zorunda kalan bireyler bu algılama biçimine uygun davranmak durumunda kalmaktadırlar. McQuail’e göre, yeni dönemde kitle iletişiminin etkisi hakkında, özellikle televizyon ve basında,yeni düşünceler ve teni veriler toplanmaktadır. İletişim araçlarının etkisi sorusunun yeniden açılması birkaç temele dayanır: İlk olarak, “etkili olmama” dersi öğrenilmiş, kabul edilmiş ve eski inançların (güçlü etki veya etkisizlik) yerini daha alçakgönüllü beklentiler almıştır. Az etki umulduğunda yöntemler daha kesin olmak zorundadır. Buna ek olarak toplumsal konum ve izleyicinin önceki tutumlarıyla ilgili değişkenler yeterince ölçülebilir olarak açıklamaktadır. Eskiyi gözden geçirmenin ikinci dayanağı kullanılmış olan yöntemler ve araştırma modellerinin eleştirisidir. Bu yöntemler ve modeller kişilerde olan kısa dönemli değişmeleri ölçmek ve açıklamak için hazırlanmış, özellikle tutum kavramı üzerinde durulmuştu. Seçenek araştırma yaklaşımları daha uzun zaman dilimini dikkate alabilir, tutumlar ve düşünceler yerine halkın ne bildiğine bakabilir, izleyicilerin kullanış ve güdüleri etki aracı olarak alınabilir, bireysel sorunlar yerine inanç, düşünce ve toplumsal davranış yapılarına bakabilir, etkisi incelenen içeriğe daha çok dikkat edilebilir. (McQuail, 1977, s.73-74). Görüldüğü gibi İletişim araçlarının gerçeğin izlenimlerini oluşturma ve toplumsal normları tanımlamada etkili olduğu açıktır. Topluma değerleri öğretmek ve bireylerin daha önce bilmedikleri konular hakkında bilgilenmek için son derece önemli bir araçtır. Yapılan bir çalışmada, Kanada’da filmlerin kadınlara karşı şiddet kullanma eğilimini nasıl etkilediği araştırıldı. Denek olarak kolej öğrencileri kullanıldı. Öğrenciler, sanki bir sinema okulunda ders yapacaklarmışcasına şiddet öğeleriyle ve ırza geçme sahneleriyle dolu filmlere yollandılar. Sonra aynı kolejin psikoloji sınıfında çocuklara bir test yapıldı. Teste sokulan öğrencilerin büyük bir çoğunluğu filmleri izlemiş olanlardı. Kendilerine kadınlara karşı şiddet kullanmak, kadınların ırzına geçmek ya da bir kadının ırzına geçilmesinden ne kadar zevk duyacağını düşündükleri soruldu. Söz konusu filmleri ve gösterileri izleyen öğrencilerin çoğunda, bir kadının ırzına geçmek istek ve düşüncesinin arttığı, buna karşılık bunları izlememiş olanların durumunda bir değişiklik olmadığı belirlendi (Kitle İletişim Araçları ve Şiddet, 1986, s.18-19). Yakın geçmişimize baktığımızda her şeyden önce belirli yayın türlerinin diğerlerinden ayrılması son derece zordur, çünkü insanlar çok fazla televizyon seyretmektedirler. Örneğin insanları küçük yaşlardan beri çok fazla şiddet içeren yayın seyredenler ve böyle yayınları seyretmeyenler şeklinde gruplara ayırmak kolay değildir. İzleyiciler arasında seyrettikleri program farklılıklarına dayanan ayırımlar yapmak mümkün olsa bile yine de her şey halledilmiş olmayacaktır. Şiddet içeren yayınları seyredenler şiddetin iyi bir şey olduğu çıkarabilmektedirler. Daha çok bu yayınlar çoçuk ve gençleri etkilemektedir. Çocuklar eskiden izledikleri programlarla ilerde doktor, mühendis, öğretmen … vb. topluma yararlı kişiler olmak isterken iki binli yıllarda medyadaki içi boş programlara özenerek artist, şarkıcı, manken ve dansöz gibi kolay para kazanılan boş hayaller peşinden sürüklenmeye başlamışlardır. Bununa örnek verecek olursak şimdilerde çeşitli televizyon kanallarında yayınlanmakta olan Kurtlar Vadisi, Acı Hayat, Aynalı Tahir ve Deli Yürek gibi dizilerde baş rol kahramanları suçlu olmalarına rağmen onlara özendirilmektedirler. Burada medyanın rolü çok büyüktür. Çünkü medya bu kahramanların yaptıklarını sanki iyi bir şeymiş gibi göstermesi çocukların ve gençlerin o tiplemeleri kendilerine örnek almalarına neden olmaktadır. Bu konuda Albert Bandura 1961'de arkadaşları ile yapılan deney ile, tv'de şiddeti gören çocuğun saldırganlığını artırıp artırmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu deneyde çocuklar bir yetişkini, basit oyuncaklar ve şişirme bir bebekle oynarken seyrettiler. Deneysel koşullardan birinde, yetişkin yaklaşık bir dakika için basit oyuncakları toplamakla işe başladı. Sonra dikkatini şişirme bebeğe çevirdi. Bebeğe yaklaştı, onu yumrukladı, ağaç bir çekiçle ona vurdu, havaya fırlattı ve odanın içinde orayı burayı tekmeledi. Bütün bunları yaparken de "kır burnunu, vur başına, al sana" diyerek bağırdı. Çocukların gözleri önünde bu davranışları yaklaşık 9 dakika sürdürdü. Diğer bir durumda, yetişkin sessizce diğer oyuncaklar üzerinde çalıştı, şişirme bebekle ilgilenmedi. Bir süre sonra, her çocuk şişirme plâstik bebeği de içeren bir dizi oyuncakla 20 dakika yalnız bırakıldı. Yetişkini saldırgan davranışlarda bulunurken seyreden çocukların, onu diğer oyuncaklar üzerinde sessizce çalışırken seyreden gruptaki çocuklardan çok daha saldırgan davrandıkları görüldü. İlk grup, bebeği yumrukladı, tekmeledi, hırpaladı ve saldırgan yetişkinin söylediklerine benzer saldırgan yorumlarda bulundu. Bu çocukların, saldırmaya, deney öncesinden daha eğilimli oldukları açıkça ortaya çıktı. Taklit süreci içinde daha fazla saldırgan davranış gösteriyorlardı. Yine medyanın bir çocuk için ne derece önemli olduğunu istatistiksel olarak bilgilenmek için Nurdoğan Rigel’in yapmış olduğu bir araştırmayı incelemek yeterli olacaktır. İ.Ü. İletişim Fakültesi öğretim üyesi olan Nurdoğan Rigel, 5-7 yaş grubu çocuklar üzerinde bir araştırma yaptı. Araştırmasında, 'Haber denince akla gelen imajın niteliği nedir?' sorusuna verilen cevap; % 2 olumlu, % 41 olumsuz, % 46 nötr, % 11 cevapsız biçiminde olmuştur. Bu soruya verilen cevaplar ayrıntılı bir şekilde yaş ve cinsiyet ayrımlarıyla ele alındığında, haber için; 5 yaş grubu çocukların % 50'si "insanların ölmesi", % 50'si ise "tv'de seyredilir" demişlerdir. 5 yaş grubundaki erkek çocuklar ise % 25'erlik dağılımlarla haber denince akla gelen ilk bilgileri şöyle sıralamaktadır: "İnsanların öldürülmesi, kazaların aktarımı, tv'de seyredilir, spikerin okuduğu." 6 yaş grubundaki kızların % 16'sı, erkeklerin % 15'i haberi "savaş" kelimesi ile özdeşleştirmiştir. Sonuçlar gösteriyor ki, her iki çocuktan biri haberden kötü etkileniyor. Diğer bir ifadeyle gelecek 10-15 yıl içinde yetişecek genç neslin yarısı, dünyayı karamsar yorumlayacak ve gerçeklerden kaçış yolları arayacak demektir. Başka araştırmada ise Martin Shaw ve Roy Car Hill'in araştırması: Körfez Savaşı devam ederken İngiltere'de Hull Üniversitesi araştırmacıları Martin Shaw ve Roy Car Hill tarafından yetişkinler üzerinde yapılan bir araştırma, savaş haberlerinin toplumun % 31'ini tedirgin ve huzursuz ettiğini ortaya koymuştur. Araştırmaya katılanların % 56'sı da savaş haberlerinin aile üyelerinin üzerinde olumsuz tesir bıraktığını belirtmiştir. 'En önemli haber nedir?' sorusuna verilen cevap: % 54 savaş-ölüm, % 14 kaza-ölüm, % 32 diğer biçiminde olmuştur. Ancak çocukların tamamen medyadan gördükleri ile şiddete yöneldiğini söylemek çok yanlış olur. Çünkü çocuğun şiddete yönelmesinin tek sebebi kitle iletişim araçlarından izlediği ve dinlediği şeyler değildir. Burada çocuğun yaşadığı aile, yaşadığı çevreninde rolü azımsanmayacak kadar çoktur. Örneğin şiddet kullanmaya yatkın bir insan, bunu çocukluğunda yaşadığı bazı olaylardan dolayı yapıyor olabilir, fakat aynı zamanda televizyonda şiddet içeren yayınları da büyük bir zevkle izliyordur. Bu durumda bu kişinin geçmişini iyice araştırmadan televizyon yayınları sayesinde şiddete yöneldiğini öne sürmek, kolayca düşülebilecek bir hata olacaktır. Ayrıca, zaten şiddetten hoşlananların seyretmek için şiddet içeren programlar seçecekleri de açıktır. Eğer yaşamları boyunca televizyonda çok fazla şiddet içeren program seyretmiş kişileri sağlıklı olarak bir gruba ayırmak ve bunların diğer insanlara nazaran şiddete daha yatkın olduklarını ispatlamak mümkün olsaydı bile, bunların birine diğerinin sebep olduğunu iddia etmek mümkün olmayacaktır (Turam, 1994, s.80). Bunun başka bir örneği ABD’de yaşanmıştır:”Televizyonda gösterilen bir insanı yakma sahnesi küçük büyük tüm izleyicileri dehşete düşürmüştü. Bu filmin gösterilişinden kısa bir süre sonra , gazeteler, birkaç gencin yolda soydukları bir kadını yakmaya kalkıştıklarını yazdı. Bunun üzerine televizyonun yoldan çıkarıcı etkisi üzerine çok konuşuldu. Televizyondan etkilendiklerini söyleyen bu gençlerin düzensiz ve dağılmış ailelerden gelen başı boş gençler olduğu öğrenilince iş değişti. Televizyonda görülen çalma ve öldürme yöntemlerini denemek herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bunu ancak sürekli dövülmüş, itilmiş, evden kaçmış gençler yapabilir. Öfkelerini boşaltmaya ne yoldan olursa olsun fırsat kollayan bu tür gençlerin etkilenmesi hiç kuşkusuz daha kolaydır. Bu nedenle tüm sorumluluğu televizyona yöneltmek yanıltıcıdır. Aile içindeki dengesizliklerden kaynaklanan düşmanca duyguların ve saldırganlığın nedenini televizyonda aramak, gerçeklere göz yummak olur. Örneğin, evde babasının annesini dövdüğüne tanık olan bir çocukta, bu sahnenin yaratacağı korku ve tedirginliği televizyonda izlenen yüzlerce öldürme sahnesi yaratamaz.”(Kitle İletişim Araçları ve Şiddet, 1986, s.68). Araştırmalar gösteriyor ki çocukların şiddete yönelmelerinin tek sebebinin medya olmadığı burada medya dışında aile ve çevrenin de dikkatli olması gerektiğini görmüş olduk. GÖKHAN ÜZÜM
28 May 2007
Last Posts
FELSEFİ TERİMLERMODERNİZM
Sosyoloji Hakkında Ufak Bir Bilgi
EĞİTİM TOPLUM
ARAŞTIRMA METNİ ÇÖZÜMLEME ÖDEVİ II
Archive
2011 (1)April (1)
2008 (6)
December (1)
October (1)
April (1)
March (1)
February (2)
2007 (5)
September (1)
July (1)
May (2)
March (1)
Popular Posts
Popüler Kültür, Medya ve MCDONALDLAŞTIRMAbilgisayar vize sonuçları
MEDYA VE TOPLUM
ARAŞTIRMA METNİ ÇÖZÜMLEME ÖDEVİ II
Sosyoloji Hakkında Ufak Bir Bilgi
Comments
Serkan Aslan: 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanun...derya arslan: sosyologlara kadro açılmalı bu...
kübra yardımcı: psikoloji ve popüler kültür ad...
ömer çetin: viza sonucu
devil: desem yalan olmaz...
Search
SOSYAL PSİKOLOJİ NEDİR?
En geniş anlamı ile sosyal psikoloji kişiler arasındaki etkileşimlerin bilimidir. Psikoloji ile sosyoloji arasında kalan bir alanda etkilidir. Psikolojik sosyal psikoloji olayları bireyden çevreye doğru incelerken sosyolojik sosyal psikoloji olayları çevreden bireye doğru inceler. Sosyal psikolojide belli başlı dört kuram vardır. a..Psikoanalitik kuram b..Davranışçı kuram ç..Rol kuramı d..Alan kuramı Sosyal psikolojinin kendi başına bir bilim olarak geçirdiği gelişimi yirminci yy'la kadar olan ve yirminci yy sonrası olarak iki kısımda ele alınır. İlk devre MÖ.520'lerde 'Sana yapılmasını istemediğini sende başkasına yapma' diyen Konfuçus'la baslar. Sonraları Eflatun, birey toplum ilişkilerini vurgularken Aristo, bireyin sosyal davranışa olan etkilerini incelemiştir. MS 1378 sıralarında İbni Haldun insanın yaratılış icabı toplumsal bir varlık olduğunu belirtmiştir. 16. ve 17. yy'larda insanın sosyal davranışına ekonomik uyarıcıların etkisi ön plana çıkarken 17. Ve 18.yy'larda İngiliz filozofları sosyal davranışın hangi güdülere dayandığını bulmaya çalışmışlardır. Sonraları sosyolojinin kurucusu sayılan A.Comte'un çalışmaları ve Durkheim'in araştırmaları gelir. 1900'lerden sonra bu bilim dalı hızlı bir gelişme sürecine girmiş ve ikinci dünya savaşıyla beraber etkinliğini iyice arttırmıştır. Bugün sosyal psikoloji artık bağımsız bir bilim dalı olmuştur. SOSYALPSİKOLOJİDE TEMEL KAVRAM VE SÜREÇLER Toplumların sosyal psikolojik temelleri üyelerinin statü ile rol davranışları ve bu davranışları öneren ve onaylayan normlar ile normların dayandığı değerlerden oluşur. Statü, bir toplumsal sistemde yer alan bireyin yeri hakkında toplumun diğer üyelerinin yaptığı olumlu veya olumsuz nitelikteki değerlendirmelerdir. Yine statü, bireyin çocuk, yetişkin, doktor, mühendis, Türk, müslüman…vs.. gibi kim olduğunu belirler. Bireyler içlerinde bulundukları toplumda birden fazla statüye sahiptirler. Bir kişi ailede baba, işyerinde yönetici, arkadaş grubunda yaşlı olabilir. Herhangi iki birey birbirinden oldukça farklı güdü ve karaktere sahip olsa bile onların gözlenebilir davranışları ayni statüde olmaları halinde benzer olacaktır. Mesela doktorların kişilikleri farklı olmasına rağmen gözlemlenen davranışları birbirine çok benzer. Statü, kişiler arası ilişki yapılarını düzenleyen davranış kalıpları, davranış kuralları konusunda bireye bilgi vererek onun sosyalleşmesini sağlar. Statüler ; 1..Toplum içindeki durumuna göre ..(göçmen, Arap, doktor, orta tabakadan, yahudi..vs) 2..Sahip olma biçimine göre ..(cinsiyet, yaş, irk, soy) 3..Bir örgüt içindeki biçimine göre ..(şef, müdür, işçi) 4..Bir çalışma grubundaki konumuna göre ..(lider, birincil grup..vs..) olarak farklı şekilde gruplanabilirler. Rol, bireyin diğer bireylerle ilgili davranışlarında beklenen hareket kalıplarını ifade eder. Statü, bireyin kim olduğunu belirlerken rol, ne yapması gerektiğini belirler. Kişi mesleğiyle ilgili rolde işçi; aile içinde baba; sosyal rolde kurul başkanı ..vs.. olabilir. Belirli bir rolü etkileyen çevre rollerin tümü bir rol takımını oluşturur. Bir role ilişkin beklentiler kesinlikle değişik ya da karşıtsa muhtemelen bir rol çatışması yaşanır. Eve iş götürmesi istenen bir çalışanın karisinin şiddetli tepkisi karşısında ne yapacağını bilemeyişi rol çatışmasına örnek olabilir. GRUPLAR VE DAVRANIŞI Etimolojik olarak hangi kökten geldiği kesin olarak bilinmemekle beraber 'grup' kelimesinin bir görüşe göre İtalyanca 'gruppa' kelimesinden geldiği sanılmaktadır. Belirli bir süre içinde, belirli hedeflere ulaşmak için rolleri devrederek sosyal ilişkileri devam ettiren kişilerin meydana getirdiği topluluğa grup denir. Bir topluluğun grup olarak nitelenebilmesi için şu beş özelliğe sahip olması gerekir: 1..ortak davranış güdüsü 2..kişiler arası ilişkileri düzenleyen ortak normlar 3..grup içindeki üyelerin durumlarını bildiren rol ayrımının varlığı 4..'biz' duygusu 5..bu şartların belirli bir süre için varlığı Kişiler grup içinde başka grup dışında başka davranmaktadırlar. İnsanlar genelde yanlış bile olsa gruba uyma eğilimi gösterirler. İnsanlar daima bir grubun üyesi, parçası olmak isterler. Böylece bir takım ihtiyaçları herhangi bir şekilden grup üyesi olarak daha iyi karşılanır. Kişi grubun üyesi haline geldikçe davranışları değişir, grubun dili ile konuşmaya başlar, bir takım normları kabul eder…vs. Grup kararlarına katılma sosyal bir ihtiyaçtır. Hiyerarşik bir grupta ast kendini kararlara ne kadar çok katilmiş hissederse kendini o kadar gruptan hissedecektir. katılma ile kararların kalitesi de iyileşecektir. Grup kararları bireysel kararlara nispeten daha kaliteli ve isabetlidir. Her hangi bir sorunun çözümünde grubun bu işi bireyden daha iyi yapabileceği iddiası iki bakımdan doğrudur: Sorunu arama çalışmasına daha çok kişi katılır. Üyeler arası sürekli ilişki neticesi yanlışlar sürekli düzeltilir. Bir sorun çözümünde, araştırmalar grubunun riske girme eğiliminin bireye göre daha fazla olduğunu göstermiştir. Acil kararlar genellikle gruplar tarafından değil bireyler tarafından verilir. Fakat bireysel çabuk karar yanlış karardaki rizikoyu da içerir. Bu yüzden geciken fakat doğru olan grup kararı tercih edilmelidir. LİDERLİK VE DAVRANIŞI Sosyal psikolojide, asker grubunun, şirketlerin, resmi dairelerin yönetilmesinden, partilerin ve dini grupların yönetilmesine kadar uzanan "Liderlik" olayı kadar kapsamlı incelenmiş çok az konu vardır. Liderlikten yoksun bir örgüt insan ve makina topluluğundan başka bir şey değildir. Liderlik belirli amaçları şevk ve heyecanla gerçekleştirebilmek için başkalarını ikna edebilme yeteneğidir. Etkin liderliğin örgüt amaçlarının gerçekleştirilmesinde tüm çalışanların gayretlerine yön vermesi gerekir. Lider durumunda bulunan kimse kişileri motive etmedikçe ve onları amaç doğrultusunda yönetmedikçe plânlama, organize etme ve karar verme gibi yönetim fonksiyonları bir yarar sağlamaz. Lider ve yönetici kelimelerinin kesinlikle birbirinin yerine kullanılabileceği söylenemez. Çünkü liderlik, yöneticiliğin bir yan sınıfıdır. Liderliğin etkileme olanağının dayandığı etmenler beş grupta toplanır. 1. Meşru güç, 2. Ödüller üzerinde denetim, 3. Zorlama gücü, 4. Uzmanlık, 5. Bireysel özellikler. Çok sayıda bireysel özellik incelenmiş olmasına rağmen kişilik ile liderlik arasında kesin bir ilişki kurmak mümkün olmamıştır. Zekâ, girişim, yönetim kabiliyeti, kendine güven, meslek düzeyi bir liderde bulunması arzu edilir nitelikler olsa da bulunmaları zorunlu değildir. Bu tür niteliklere sahip olmayan pek çok önder vardır. Genelde farklı olmayan eklemelere rağmen iki tip liderlik vardır: 1. İşe yönelik lider, 2. İş görene yönelik lider. En iyi lider davranış biçimini koşullara, gruba ve kişisel özelliklerine uydurabilen liderdir. HABERLEŞME VE İLETİŞİM Her ne kadar "communication" kelimesinin Türkçe de hem haberleşme hemde iletişim olarak karşılaştırıyorsak da ikisi farklı kavramlardır. Vericiden çıkıp alıcıya ulaşılan durumlarda haberleşme, alıcıdan geri besleme yapılıp tekrar vericiye dönülen durumlarda, yeni etkileşimci haberleşmede ise iletişim kelimesi kullanılmalıdır. İletişimde kaynağın güvenilir olması alıcıyı etkiler. Yüksek prestij sahibi ve güvenilir olarak tanınan haber ileticilerinin ötekilere oranla daha etkili olduklarına ilişkin kanıtlar vardır. İletilen mesajda en uzak fikirli olanlar değiştirilmeye en az yatkın olanlardır. Bir fikrin pekiştirilmesi değiştirilmesinden daha kolaydır. İnsanlar ön yargılarına uygun haberler almaya ve onlara dikkat etmeye eğilimlidirler. İlgilendikleri konulara açık olurlar. Bu, yaş, cinsiyet meslek yada genel kişilik dinamiği ile bağıntılı olabilir. Gazete ve dergiler öteki araçlara göre daha uzun süre kullanılmaktadır. Basılı araçların popülerliği hep açık olmuş ve etkisi genel olarak kabul edilmiştir. Televizyonun hızlı gelişimine karşı radyo ilk zamanlardaki etkinliğini kaybetmemiştir. Yine de reklâmcıların, televizyonun tüketici kararlarındaki etkisinin radyonunkinden üstün olduğuna inandıkları söylenebilir. İnsan kendisinin ve başkalarının davranışlarını kontrol hususunda kelimeleri alet olarak kullanır. Bir kelimenin neyi temsil etmesine mutabık kalındıysa onu temsil eder. Kelime ile obje arasında bir ilişkinin bulunması şart değildir. İletişim yalnız dille olmaz. Sözsüz iletişim de denilen bu tip iletişimde baş hareketleri, vücut hareketleri, yüz ifadesi, ses yönü, bakış istikâmeti… vs. ile olur. TUTUM Tutum bireyin kendine yada çevresindeki herhangi bir toplumsal konu yada olaya karşı deneyim ve bilgilerine dayanarak örgütlediği bilişsel, duygusal, davranışsal bir tepki ön eğilimidir. Tutumun üç öğesi vardır. 1. Bilişsel, 2. Duygusal, 3. Davranışsal. Buna göre beyin, bir konu hakkında bildikleri ondan hoşlanılmasını söylüyorsa (bilişsel öğe) ve bunu sözleri yada davranışlarıyla ortaya koyar (davranışsal öğe). Birey ancak kendi ruh dünyasında var olan konularla ilgili inanç ve tutumlara sahip olabilir, örneğin her Türk vatandaşının ithalat sınırlamaları yada taban fiyatı konusunda bir tutum yoktur. Tutumu konusuna karşı ya olumlu ya da olumsuz bir tepki eğilimi söz konusudur. ÇATIŞMA Çatışma terimi en genel anlamda, savaşlardan endüstriyel mücadelelere, rekabete ve en basitinden başkalarından hoşlanılmamasına kadar çeşitli durum ve olayları bünyesine almaktadır. En genel anlamda çatışmanın insan yapısında var olan ve kalıtsal olduğu öne sürülen saldırgan iç güdülerin bireylerce tek tek yada gruplar halinde ortaya konmanın bir sonucu olduğu söylenebilir. Özellikle tarafların çıkarlarının kendi açısından son derece önem taşıyıp diğer tarafı gözardı ettiği durumda taraflar arası etkileşmenin sonucunda çatışmanın ortaya çıkması için yeterli potansiyelin hazır olduğu söylenebilir. Çatışmaya sebep olan nedenler şöyle sıralanabilir: 1. İletişime ilişkin nedenler, 2. Sosyal ve biçimsel yapıya ilişkin nedenler, 3. Kişisel davranış eğitimlerine ilişkin nedenler. Çatışmaların iki olası sonucu olabilir: Olumlu yada olumsuz. Olumlu sonuçlar şöyle sıralanabilir: 1. Çatışma belirli bir durumda ayrık taraflar arasında yakınlaşmayla bitebilir. 2. Liderin eksikleri ortaya çıktığından yeni bir liderlik ortaya çıkabilir. 3. Eski amaçlar yerini daha iyi ve geniş amaçlara bırakabilir. Çatışmanın hatalı olarak özdeş biçimde kullanıldığı bir olgu saldırganlıktır. Oysa saldırganlık salt zarar verme eylemidir. Çatışma saldırganlık olmadan da sonuçlandırılabilir. SOSYAL DAVRANIŞTA ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ Çeşitli amaçlar için araştırma yapılabilir. Birinci olarak gerçeği inançtan ayırt etmek, inançları veya kendi geliştirdiğimiz kesinlik kazanmamış konuları isbat etmek ve aynı zamanda kanıtsız savunma tuzağına düşmemek için araştırma yapılır. ( Kanıtsız savunma tuzağı, bilimcinin önerilerini kendi kişisel düşüncelerine dayandırması veya bilimsel bir testten geçmemiş kuramları savunmasıdır.) İkinci olarak araştırma sonuçlarından yararlanmak için araştırma yapılır. 1. Araştırmanın aşamaları şöyle sıralanabilir: 2. Araştırma konusunun belirlenmesi. 3. Hipotez geliştirme. 4. Değişkenlerin tanımlanması. 5. Anakütle ve örnek. 6. Deney serimi. 7. Verilerin tanımlanması. 8. Veri analizi. Ölçmede karşılaşılan başlıca sorunlar ölçüm araçlarının güvenirliliği ve geçerliliğidir. Güvenirlilik bir ölçümün tekrar tekrar kullanıldığındaki tutarlılığıdır. Geçerlilik ise bir testin ölçmesi gereken şeyi ölçme yeteneğidir.Medya Ve Toplum
Gençlere, insanlığa hizmet etmek gibi yüksek hedefler gösterilmesi ailenin ve eğitim kurumlarının temel görevidir. Buna, toplumun menfaatlerini toplum adına koruma görevini üstlenmiş olan basın-yayın kuruluşlarının sorumluluğu da eklenebilir. Günümüzde ise medya ve özellikle de televizyon, ailenin çocuk üzerindeki tesirini kırıyor ve çocuğun gelişim sürecinde ağırlıklı bir yer ediniyor. Aslında, herkesin üzerinde uzlaşacağı ülke yararı gibi ortak paydalar açısından bile müsbet yönlendirmelerde bulunma istikametinde bir endişesi olmayan bu iki tarafı keskin bıçak, genel itibariyle menfiyi söz konusu ediyor ve bunu da daha fazla ilgi çekme, daha yüksek oranda izlenme (rating) uğruna yapıyor. Anne-babanın kültür seviyesinin düşük olması, aile ile okul çevresinin değer yargıları arasındaki farklılıklar, ayrıca bugünkü eğitimin bıktırıcılığı da medyanın daha etkili olmasına yol açıyor. Birçok anne-baba, yaşının gereği enerji dolu olan ve yerinde duramayan çocuğunu nasıl yönlendireceğini bilemiyor. Sonuçta gayesiz, gayesiz olduğu için de ne yapacağını bilemeyen, ailesinin kendisini anlamadığını düşünen (bunda haksız da sayılmaz) genç insan için sokak anarşisinden futbol çılgınlığına, uyuşturucu kullanma merakından araba çalma macerasına, ideolojik angajmanların heyecanını tatma isteğine kadar çok geniş bir tehlike yelpazesi açılıyor. Bütün bu olumsuz yönelişler, şiddet filimlerini, cevap getirilemeyen her türlü tatminsizlik örneğini sıkça işleyen, futbolu insan hayatının en önemli konusuymuş gibi gündemin birinci maddesi haline getirip toplumun gerilimini artıran medya terörünün ürünü olarak ortaya çıkıyor. Ailedeki zaaf okulda idealist öğretmenlerin gayretiyle nötralize edilmediği takdirde, gayesiz hale gelen gencin anormalliklerini dizginleyebilecek gerçekçi hiçbir fren sistemi kalmamış oluyor. MEDYANIN VERDİĞİ İnsanların medya ve devlet tarafından kolaycılığa teşvik edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Kolay kazanmaya, kolay yoldan bol para getiren işler edinmeye, totoya, lotoya, ganyana, piyangoya, televizyondaki yarışma programlarına, gazete promosyonlarına çağırıyor bizi, dört bir yanımızdan gelen sesler ve görüntüler. Uzun uzun okumayı ve düşünme gerektiren, araştırmaya dayanan çabalar ise sözü edilmeye değer bulunmuyor medya tarafından. Mesela, hemen her televizyon kanalı sadece kendisini izlememizi salık veriyor. Bir an için, evde bulunan insanların hiçbir şey yapmadan sadece televizyon seyrettiğini varsayalım. Bu insanlar ekranda nelerle karşılaşacak?Ağırlıklı olarak müzik, şiddet filmi, spor ve güldürü programlarıyla. Peki böyle bir ülkede kim düşünce üretecek, kim kendisinde düşünce geliştirme isteği ve gücü bulacak, kim ülkenin önünü açacak, kimler lokomotif olacak? Televizyon kanallarının buna da bir açıklık getirmesi gerekiyor, Fakat büyük kısmı itibariyle onlar bunu yapmıyorlar. Magazin programlarında bir şarkıcının kedisinin nelerden hoşlandığı haber olurken, spor programlarında ise bir gol pozisyonunun ofsayt olup olmadığı dakikalarca tartışılabiliyor. Her akşam düzenli olarak haberlerin sonunda takımların form, futbolcuların sakatlık durumu istatistiki olarak veriliyor. Lig şampiyonunu belirleyecek olan maç, gazeteler ve televizyon kanalları tarafından on beş gün öncesinden ülke gündemine oturtuluyor. Gitgide gerilim artırılıyor ve maç, sanki ülkenin kaderini değiştirecek bir olaymış gibi lanse ediliyor. Başta gençler olmak üzere birçok insan, en önemli konunun bu olduğu düşüncesini taşımaya başlıyor ve ortaya bir futbol çılgınlığı çıkıyor. Ardından televizyon kanalları gençlere tavsiyede bulunuyor: “Sakın taşkınlık yapmayın!”. Bu trajikomik bir durum. Sonuçta medya suni fakat ülkeye zarar getiren gündemler oluşturuyor ve bunun sonuçlarının sorumluluğunu da üstlenmek istemiyor. Zaten kimse de bunu ona sormuyor. Diğer yandan aynı kanallar mesela İstanbul’da Sokullu Kütüphanesi’nin ilanla okuyucu araması, bütün günlük gazetelerin ve 100’e yakın süreli yayının geldiği kütüphaneye kimsenin uğramaması garabetini de sadece ilgi çekici bir haber olduğu için veriyor. Yoksa, ‘bu vehametin sebepleri nedir, toplum nereye gidiyor, değer yargıları nasıl ve neden değişiyor, insan hayatının denge şartları nedir; insanın kendisiyle baş başa kalması, zihni (entelektüel) faaliyeti, orijinal fikirler üretmesi, toplumun sağlıklı bir dinamizme sahip olması açısından ne anlam ifade eder ve bu hangi ortamlarda, nasıl gerçekleşir?” gibi sorular Türkiye’deki basın ve medya kuruluşlarının ilgi alanına girmiyor. Çok büyük kısmı itibariyle medyatik yönlendirmenin mahkumu olan edilgen durumdaki kamuoyu da artık okumayı sevmiyor ve bunu çok sıkıcı bir uğraş olarak değerlendiriyor. Bu beyin terörü karşısında ancak, zihni medya tarafından saf dışı bırakılamayan idealist insanların ayakta kalma şansı var ve bu insanların baskı grupları oluşturabilmesi çok önemli. Topluma hitap eden her kişi ve kurumun toplum karşısındaki görev ve sorumluluğu ve bunların sınırı bu şekilde sadece hukuki değil sosyal ağırlık oluşturma yoluyla da belirlenebilir. Basın-medya kuruluşları insanların ve toplumun zihin faaliyetini durdurma, köreltme hakkına sahip olmadığı gibi, kendi çıkarları için yaptıkları her faaliyetin hesabını vermek, rating uğruna ülke adına yol açtıkları her zararın faturasını da ödemek zorunda olmalıdırlar. İşte bu da, devlet kontrolünden ziyade kamuoyunun bilinçlenmesine bağlıdır. ENFORMASYON DEVRİMİ VE BİR ÖRNEK Sadece yazılı basının bulunduğu, ve onun da az sayıda insana ulaşabildiği geçen yüzyılın sınırlı haberleşme şartlarından milyonlarca basan gazetelerin, yüz milyonlarca insana hitap edebilen televizyon kanallarının insan hayatını doğrudan etkilediği süratli ve global enformasyon çağına girildi. İnsanların dünya görüşünü, hayat anlayışını, tavır ve alışkanlıklarını belirleyen ve toplum yapısına tesir edebilecek köklü değişikliklere yol açan televizyon olgusuna bigane kalmayan ülkeler de var. Fransa’da resmi politikaları toplum adına izleyen ve devlet organları arasında bir çeşit ayrı güç konumunda bulunan Fransa Enstitüsü 1990’lı yılların başında televizyonun sorumlulukları üzerinde düşünmek için bir komisyon oluşturdu. Komisyon çalışmasının sonuçları gayet açıktı. “Diğer hiçbir bilgi kaynağı insan zihni ve özellikle de ile buluğ çağındaki çocuklar üzerinde televizyonun sahip olduğu etkiye sahip değildir. İki önemli olgu dikkat çekmektedir: Görüntülerin büyüleyiciliği ve bunların yol açtığı taklit arzusu… Çocuğun davranışı, gördüğünü aynen yapmaya çalışmak şeklinde olmaktadır. Gençlerin seyrettiği şiddet ve cinayet sahneleri, içlerinden bazısının (yapısı daha uygun olanların) zihninde denenebilecek hareketler olarak algılanmaktadır. Deneysel gözlemler de televizyonun olağanüstü, bağlayıcı, kristalleşmesinde rol oynayacak kalıcı alışkanlıklar edinmesinde ve genel formasyonunda okulunkinden daha güçlü bir etkiye sahiptir. Totaliter ülkelerde hükümetler bunu iyi anlamışlardı ve orada televizyon, ideolojik köleliği sağlayan en önemli araç haline gelmişti. Hür dünyada ise bu amaçla kullanılmasa da, gelecek nesillerin kalitesi ve bağlı olunan değerlerin korunmasındaki etkinlikleri, toplumun ayakta kalma ve varlığını sürdürme gücünü koruma şansı görsel yayın politikasına yakından bağlıdır. Bilim ve toplumun birlikteliği bu politikanın sağlıklı belirlenme sürecinde kendine bir yer edinmelidir.” Problem söz konusu komisyona o kadar hayati göründü ki, Devlet Başkanı’nın katıldığı bir toplantı düzenlendi ve düşünceler kendisine aktarıldı. Enstitüye göre, televizyon bugün bir vahşet aracı olduğu gibi yarın bir çöküş sebebi de olabilecektir. Fransız Büyük İhtilali’nin o dönemde toplum dokusu ve kitle hareketleri üzerindeki tesirinin bugün Fransız medyasının sosyal rolü, hafta uluslararası ilişkilerdeki ağırlığı ile boy ölçüşemeyeceği bir gerçek. Bu, en azından iletişim hızı, enformasyon ağı ve televizyonun ulaştığı ufuklar açısından böyle. Medya kuruluşlarının, ekonomik güç olma hırsı ve devlet politikalarını yönlendirme isteği de göz önüne alındığı takdirde medya gücünün boyutları çok daha iyi anlaşılabilmektedir. Hiçbir ülkenin, etki alanı dışında kalamadığı bu rüzgra medya devrimi de diyebiliriz. Çözümsüzlüğün dayatıldığı, toplumun sadece hayvani hisleriyle yaşayan insanlar yığını haline getirilip ümitsizliğe itildiği, sonuçta hak arayışından kazanç elde etme şekline, haksız bir uygulamanın düzeltilmesi isteğinden, olağan insan ilişkilerine kadar insanların kanun dışı güçlerden medet umar hale getirildiği bizim ülkemizde de meseleyi bu şekilde derinliğiyle ele alma zamanı çoktan geldi. Bunu, toplumun günden güne dışarıya daha kötü yansımalarla vuran cinnet halinden ve dökülen kanlardan anlıyoruz. Burada en büyük görev, yazılı ve görüntülü yayıncılığı toplum huzuru adına yapma gayreti içinde olan gazetelere ve televizyon kanallarına düşüyor. Bu anlayıştaki yayın kuruluşlarının sayısının artması ve mevcut olanların da daha sorumlu (sorunlu değil!) yayın yapması dileğiyle…

(0)